top of page

Toplum Taklidi: Değer Biçme Gücünü Yitirmiş Bir Ülke

Rollo May'in "Kendini Arayan İnsan" kitabını okumaya devam ediyorum. Kitabın "Değer Biçme Gücünün Kişide Olması" başlığını okurken kendimi orada yazılanların Türkiye'deki yansımalarını düşünürken buldum. Önce beni etk,ileyen yerleri aktarıp sonra yorumumu yazacağım.

d. Değer Biçme Gücünün Kişide Olması - The Person’s Power to Do the Valuing

sayfa 210-212

Toplumumuzda değerlerin merkezini yitirmesi üzerine yaptığımız tartışma sırasında, bazı okurların şöyle düşündüğü akla gelebilir: Yapılması gereken şey, basitçe yeni bir değerler sistemi oluşturmak olabilir. Başkaları ise “Geçmişin değerlerinde—sevgi, eşitlik, insan kardeşliği gibi—yanlış bir şey yok. Yapmamız gereken yalnızca bu değerleri yeniden hayata geçirmek” diye düşünebilir.

Oysa bu iki yaklaşım da temel sorunu gözden kaçırmaktadır: Modern insan, büyük ölçüde herhangi bir değeri onaylama ve ona inanma gücünü kaybetmiştir. Değerlerin içeriği ne kadar önemli olursa olsun, ya da kâğıt üzerinde ne kadar uygun görünürlerse görünsünler, bireyin asıl ihtiyaç duyduğu şey daha öncül bir kapasitedir: değer verebilme gücü. Hitlerci faşizm gibi hareketlerde barbarlığın zaferi, insanların toplumumuzun etik geleneklerini bir kodu kaybeder gibi “unutmuş” olmalarından kaynaklanmamıştır. Özgürlük ve en çok sayıda insanın en büyük iyiliği gibi hümanist değerler, İbrani-Hristiyan geleneğinin topluluk ve yabancıya sevgi gibi değerleri hâlâ ders kitaplarındaydı, Pazar okullarında öğretilmeye devam ediliyordu; bunları ortaya çıkarmak için herhangi bir arkeolojik kazıya gerek yoktu. İnsanlar daha çok—2. Bölüm’de tartıştığımız nedenlerden ötürü—değerleri ve amaçları kendileri için gerçek ve güçlü olarak deneyimleme, onları içtenlikle onaylama kapasitesini yitirmişlerdi.

Ayrıca, sanki yeni bir palto alır gibi bir “değer merkezi bulmaya” girişmenin kendisinde yapay bir yan vardır. Değerleri kişinin kendi dışında arama çabaları, bireyi çoğu zaman doğrudan grubun kendisinden ne beklediği sorusuna sürükler: Bugün değerler konusunda “moda” olan nedir, tıpkı paltolarda olduğu gibi? Ve gördüğümüz üzere, bu durum toplumumuzdaki boşluk eğilimlerinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Hatta “değerler üzerine tartışma” ifadesinin kendisinde bile bir sorun vardır. İnsan, değerlerle ilgili kanaatlerini entelektüel tartışmalar yoluyla edinmez. Bir kişinin hayatında gerçekten değer verdiği şeyler—çocukları ve onlara duyduğu sevgi ile onların ona duyduğu sevgi, tiyatrodan aldığı haz, müzik dinlemekten ya da golf oynamaktan duyduğu keyif, yaptığı işle ilgili gururu—bunların hepsini o kişi birer gerçeklik olarak kabul eder. Çocuklarını sevmenin ya da müzikten zevk almanın değeri üzerine yapılacak herhangi bir kuramsal tartışmayı, en hafifinden alakasız, hatta küstahça bulur. Üzerine gidilirse, “Çocuklarımın sevgisine değer veriyorum çünkü onu gerçekten yaşıyorum” der; yeterince zorlanırsa da, “Eğer bunu kendin yaşamamışsan, sana açıklayamam” deme noktasına gelebilir. Gerçek yaşamda değer dediğimiz şey, etkinliğimizin gerçekliğiyle bağlantılı olarak deneyimlediğimiz bir şeydir; sözel tartışmalar ise bütünüyle ikincil bir düzeydedir.

Burada değerleri “psikolojikleştirmek” ya da kişinin o an yöneldiği her şeyin “iyi” ve “doğru” olduğunu ima etmek istemiyoruz. Aynı şekilde, insan bilimlerinin, felsefenin ve dinin değerleri berraklaştırmadaki rolünü de küçümsüyor değiliz. Aksine, modern insanın hangi değerlerle yaşayabileceği sorununun çözümü için tüm bu disiplinlerin birleşik katkılarına ihtiyaç olduğuna inanıyorum.

Ancak şunu özellikle vurgulamak istiyoruz: Bireyin kendisi değeri onaylayamıyorsa; kendi içsel güdüleri, kendi etik farkındalığı başlangıç noktası hâline gelmiyorsa, değerler üzerine yapılacak hiçbir tartışma gerçek bir fark yaratmayacaktır. Etik yargı ve karar, bireyin kendi değerlendirme gücüne kök salmak zorundadır. Ancak kişi, davranma biçimini, gerçekliği nasıl gördüğünün ve onunla nasıl ilişki kurmayı seçtiğinin bir parçası olarak, benliğinin tüm düzeylerinde onayladığında—ancak o zaman değer, onun yaşamında etkili ve ikna edici olur. Çünkü bu, kişinin eylemleri için sorumluluk almasının tek yoludur. Aynı zamanda, bir sonraki seferde nasıl daha iyi davranacağını öğrenebilmesinin de tek yoludur; zira ezberle ya da kuralla hareket ettiğimizde, her durumun kendine özgü yanlarını, yeni olasılıklarını, hiçbir durumun bir diğerine tam olarak benzemediğini görmezden geliriz. Dahası, kişi eylemi gerçekten seçtiğinde, amacı kendi bilincinde onayladığında, eylemi inanç ve güç kazanır; çünkü ancak o zaman yaptığı şeye gerçekten inanır.

“İnsana aslında ‘değer veren varlık’ denmelidir,” demişti eski Zerdüşt. “Hiçbir halk, önce değer vermeden yaşayamaz; ama bir halk kendini sürdürecekse, komşusunun verdiği gibi değer vermemelidir… Değer vermek yaratmaktır; işitin bunu, ey yaratanlar! Değer verme, değer verilen şeylerin hazinesi ve mücevheridir. Yalnızca değer verme sayesinde değer vardır; değer verme olmazsa varoluşun cevizi içi boş kalır. İşitin bunu, ey yaratanlar!”

sayfa 214-215

Herkesin bildiği gibi, insan “bilinçdışı” güçler tarafından çok çeşitli biçimlerde etkilenir. Ancak çoğu zaman gözden kaçan bir nokta şudur: Bilinçli kararlar—eğer aceleyle, fevri biçimde ya da meydan okurcasına değil de, sağlam bir temelde alınırlarsa—bilinçdışı güçlerin itiş yönünü değiştirebilir. Bu durum, terapötik seanslarda görülen rüyalarda özellikle çarpıcı bir biçimde ortaya çıkar.

Örneğin, bir kişinin aylar boyunca evden ayrılıp kendi başına bir işe girme kararını vermek için mücadele ettiğini düşünelim. Bu aylar boyunca rüyaları, konunun artı ve eksi yönleri arasında kabaca dengelidir: Bazı rüyalar evde kalması gerektiği yönünde uyarırken, diğerleri gitmenin daha iyi olacağını söyler. Kişi sonunda evi terk etmeye karar verdiğinde ise rüyaları birdenbire güçlü biçimde olumlu bir yöne kayar; sanki bilinçli karar, buna paralel bir “bilinçdışı” gücü de serbest bırakmış gibidir.* Görünüşe göre, içimizde sağlığa yönelik birtakım potansiyeller vardır ve bunlar ancak bilinçli bir karar verdiğimizde açığa çıkar.

Alegorik olarak, bireyin kararı, İsrailoğulları’nın Sisera’nın ordusuna karşı verdiği savaştaki karara benzer: “Yıldızlar kendi yörüngelerinde Sisera’ya karşı savaştılar,” ama bu ancak İsrailoğulları da savaşmaya karar verdikten sonra gerçekleşmiştir.

O hâlde etik bir eylem, onu gerçekleştiren kişi tarafından seçilmiş ve onaylanmış bir eylem olmalıdır; kişinin içsel güdülerinin ve tutumlarının ifadesi olan bir eylem. Bu eylem dürüst ve sahicidir; çünkü yalnızca uyanık düşüncelerinde değil, rüyalarında da onaylanabilecek bir eylemdir. Bu nedenle etik bir insan, bilinçli düzeyde birini seviyormuş gibi davranırken, bilinçdışı düzeylerde ondan nefret etmez.

Elbette hiçbir bütünlük kusursuz değildir; tüm insan eylemlerinde bir ölçüde ikirciklilik vardır ve hiçbir güdü bütünüyle saf değildir. Etik bir eylem, kişinin tamamen bütünleşmiş—hiç kuşkusu olmayan—bir insan gibi davranması anlamına gelmez; aksi takdirde hiç kimse eyleme geçemezdi. Mücadele, kuşku ve çatışma her zaman var olacaktır. Etik olmanın anlamı şudur: Kişi, olabildiğince kendi “merkezinden” hareket etmeye çaba göstermiştir; güdülerinin tam olarak açık olmadığını kabul eder, bunun bilincindedir ve gelecekte öğrenmeye devam ettikçe onları daha da berraklaştırma sorumluluğunu üstlenir.

Türkiye’de İnsanların Değerleri Var mı?

Türkiye’de insanların değerleri var mı? Neden insanlar ahlak konusunda bu kadar zayıf? Neden bu kadar düşüncesiz davranılıyor? Neden bir toplum içinde yaşıyormuşuz hissine sahip değiliz?

Türkiye’de insanlar yaptıkları şeyi genellikle “Doğru olduğuna inandığım için yapıyorum” diyerek değil, “Yapmazsam başıma iş gelir” bakış açısıyla yapıyorlar. Karar alırken sanki bir ceket seçer gibi davranıyorlar: Kendilerine yakışanı değil, modaya uygun olanı; içlerinden geleni değil, dışarıdan dayatılanı seçiyorlar. Kararlarını içsel bir sezgiyle değil, beklentilerle ve baskılarla alıyorlar.

Bu nedenle insanların değerleri bağlama göre değişiyor; güç ilişkilerine göre şekilleniyor; denetim altındayken devreye giriyor, denetim ortadan kalktığında ise yok oluyor. Dolayısıyla buna gerçekten “değer” demek de pek mümkün değil. Aslında davranışları belirleyen şey değerler değil, çıkar oluyor.

Türkiye’de esas olan itaat ve itaat öğrenilmiş bir davranıştır. İçsel kararlar değil, onay arayışı belirleyici. İnsanlar bir şekilde bir “üst” tanımlıyor ve o üst ne derse doğru kabul ediliyor. Önemli olan söylenenin içeriği değil, kimin söylediği oluyor. Sözün kendisi değil, otoritenin konuşmuş olması yeterli. Böyle bir ortamda seçim yaparken ya da karar alırken değerler devrede olmuyor. Bu, değersiz bir yaşama biçimi ve doğal sonucu da ahlaksızlık.

Türkiye’de çocukluktan itibaren zihne kazınan kalıplar var, “Büyüklerin dediği doğrudur.” “Sorgularsan günah işlersin.” “İtaat et.” Bunlara bir de Sünni inancın yaygın yorumunun getirdiği anlayış ekleniyor: “Niyet değil, şekil önemlidir.” Bu nedenle insanların büyük bir kısmı doğruyu içlerinden değil, dışarıdan alıyor. Kendi vicdanları gelişmiyor ve güç karşısında ahlak işlemiyor.

Hiyerarşi kutsallaştırılmış durumda. Ast–üst ilişkisi o kadar içselleştirilmiş ki insanlar ya birine itaat eder ya da birinin kendilerine itaat etmesini bekler durumda. Bu yüzden biri kendilerini ezdiğinde ses çıkarmıyorlar; ama güç ellerine geçtiğinde, çok kolay ve vicdan azabı duymadan başkalarını ezebiliyorlar.

Türkiye’de kutuplaşmanın yarattığı sonuçlardan biri de ahlaksızlığın normalleşmesi. “Bizim mahalle–karşı mahalle” ayrımı, aynı davranışın biri tarafından yapıldığında “ahlaksızlık”, diğeri tarafından yapıldığında ise “haklılık” olarak görülmesine yol açıyor. Bu durum ahlakı ve değerleri içsel bir pusula olmaktan çıkarıyor; onları araçsal bir silaha dönüştürüyor.

Kendisinden olmayanların başına gelenler onların hatası olarak görülürken, aynı davranışlar “bizden” biri tarafından yapıldığında en doğal hak gibi algılanıyor. Bu tutarsızlık, insanların zihninde bir sorun yaratmıyor. Yapılan şey değersizlik ya da ahlaksızlık olarak görülmüyor. Kendilerini seçilmiş kişiler olarak görüyorlar ve yaptıkları her şeyin arkasında sanki ulvi bir amaç varmış gibi düşünerek kendilerini kandırıyorlar. “Ahlaksızlıkları” yapanların mutlaka kendilerinin anlayamadığı, göremediği çok üst düzey bir akla sahip olduğuna inanarak, yapılanın ahlaksız olduğunu görmekten kurtuluyorlar.

Türkiye’de ortak bir adalet duygusu, ortak bir gelecek tahayyülü ve karşılıklı güven kalmadığı için “gemisini kurtaran kaptan” anlayışı hâkim. Biz bir toplum değiliz. Küçük klanların bir araya gelmesiyle, birlikte yaşamak zorunda kalan düşman gruplarız. Herkes birbirini kötülüyor, herkes birbirine güvensiz. Bu koşullar altında, sanki bir toplum varmış gibi, bir toplum taklidi yaparak yaşamaya çalışıyoruz.

Türkiye’de değerler net değil. Sözde bazı değerlere sahipmişiz gibi konuşuyoruz ama bu değerleri hayata geçirmiyoruz. Lafta kalan bir değerler çorbasının içindeyiz. Çünkü bu sözde değerler insanlar tarafından içselleştirilmemiş durumda. Üzerinde düşünülmüş, sindirilmiş, sahiplenilmiş şeyler değildir.

İnsanlar o kadar uzun zamandır ezbere yaşıyor ki, kendi beyinlerini kullanarak karar almanın ne anlama geldiğini neredeyse unutmuş durumdalar. Bir sürü taklit yapan insan bir arada bir topum içindeymişiz taklidi yaparak vakit geçiriyor.

Maskeli insanların ahlaki çöküş içindeki bir şehirde, yıkım ve adaletsizlik arasında duyarsızca hareket ettiği distopik toplum sahnesi.
Toplum taklidi yapan kalabalıklar

Bu görsel, ortak değerlerini ve etik pusulasını yitirmiş bir toplumun simgesel bir betimlemesini sunuyor. Yüzleri maskeli insanlar, yıkılmış bir şehir manzarası içinde adaletsizlik, duyarsızlık ve çıkarcılık eşliğinde günlük hayatlarına devam ediyor. Kimliklerin silindiği, vicdanın yerini itaatin aldığı bu sahnede, bireyler bir toplum oluşturmak yerine yalnızca toplum taklidi yapan kalabalıklara dönüşmüş durumda. Görsel, değer verme gücünü kaybetmiş insanın yarattığı ahlaki boşluğu ve sahte düzeni temsil ediyor.


Yorumlar


Abonelik Formu

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

©2020, Okunduğu Gibi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page