top of page

Fareleşen İnsanlar: Yaratıcı Vicdanın Ölümü ve Dindar Bilinç

Rollo May’in Kendini Arayan İnsan kitabının 171-177. sayfaları arasında yer alan “Yaratıcı Vicdan” adlı 6. bölümün girişini okuyunca kafamda adeta şimşekler çaktı. Uzun süredir Türkiye’de yaşayan insanların neden böyle davrandıklarını, neden bu halde olduklarını düşünüyor, bunun üzerinde kafa yoruyordum. Açıkçası elimde zaten birçok cevap vardı. Daha önce bu konudaki tespitlerimi “dindar bilinç” kavramıyla anlatmaya çalışmıştım.

Ben, içinde yaşadığımız bu ahlaksızlık halini; neredeyse beyni yıkanmış gibi yaşayan, kendi sorumluluğunu almayan, çocuk kalmakta ısrar eden ve yetişkin olmayı istemeyen insanların sorunu olarak görüyordum. Şimdi Rollo May’de bu tespitlerime destek veren bir bakış açısı buldum ve bu beni gerçekten çok etkiledi.

Bölümün tamamını değil ama giriş kısmını buraya aynen almak, ardından kendi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. (Renklendirmeler, koyulaştırmalar ve alt çizimler bana ait.)


“İnsan, “ahlaki hayvan”dır — en azından potansiyel olarak ahlakidir, her ne kadar ne yazık ki çoğu zaman fiilen öyle olmasa da. İnsanın ahlaki yargı kapasitesi —tıpkı özgürlük, akıl yürütme ve insana özgü diğer nitelikler gibi— onun kendinin farkında olma bilincine dayanır.

Birkaç yıl önce, Dr. Hobart Mowrer Harvard’daki psikoloji laboratuvarında küçük ama dikkat çekici bir deney yaptı. Amaç, farelerin “ahlaki duyusunu” sınamaktı. Acaba fareler davranışlarının uzun vadeli iyi ve kötü sonuçlarını dengeleyebilir ve buna göre davranabilirler miydi?Aç hayvanların önüne bir oluğa yiyecek taneleri bırakılıyordu, fakat deneyin amacı onların bir tür fare görgü kuralını öğrenmesiydi: Yiyeceği kapmadan önce üç saniye beklemeliydiler. Eğer beklemezlerse, kafesin tabanından verilen elektrik şokuyla cezalandırılıyorlardı.

Ceza, fareler yemeği fazla aceleyle kaptıktan hemen sonra verilirse, kısa sürede “kibarca beklemeyi” öğreniyorlar ve sonunda yiyeceklerini huzur içinde yiyebiliyorlardı. Yani şu gerçeği davranışlarına entegre edebiliyorlardı: “Bir an bekle, yoksa pişman olursun.” Ama ceza geciktirilirse —örneğin dokuz ya da on iki saniye sonra verilirse— öğrenmeleri neredeyse imkânsızlaşıyordu. Çoğu fare, bu durumda cezadan ders çıkaramıyordu. Kimi “suçlu” davranış geliştiriyor —yani ne olursa olsun yemeği kapıyordu—, kimiyse “nevrotik” hale geliyor, yemekten tamamen uzaklaşıp aç ve huzursuz bir şekilde bekliyordu. Temel nokta şuydu: Fareler, eylemlerinin gelecekteki olumsuz sonucunu mevcut arzularıyla dengeleyemiyorlardı.

Bu küçük deney, insan ile fare arasındaki farkı net biçimde ortaya koyar. İnsan “öncesine ve sonrasına bakabilir.” İçinde bulunduğu anın ötesine geçebilir; geçmişi hatırlayıp geleceği planlayabilir. Böylece, daha büyük ama ertelenmiş bir iyiliği, daha küçük ama anlık bir tatmine tercih edebilir. Aynı şekilde insan, kendini başkalarının ihtiyaç ve arzularının yerine koyabilir, onların durumunu hayal edebilir ve hem kendi hem de başkalarının iyiliğini gözeterek seçim yapabilir. Bu, her ne kadar çoğu insanda kusurlu ve ilkel biçimde bulunuyor olsa da, “komşunu sev” kapasitesinin ve bireysel davranışlarla toplumun iyiliği arasındaki ilişkinin farkına varabilmenin başlangıcıdır.

İnsan yalnızca bu tür değer ve hedef seçimleri yapabilen bir varlık değildir; bu seçimleri yapmak zorundadır — aksi takdirde bütünleşemez. Çünkü değer, yani insanın yöneldiği hedef, onun için bir tür psikolojik merkez işlevi görür; bir mıknatısın çekim alanı çizgilerini toplayan çekirdek gibi, insanın güçlerini bir araya getirir.

Önceki bölümlerde gördüğümüz gibi, bir çocuğun ya da gencin kendini yönlendirme kapasitesinin başlaması için önce “ne istediğini bilmesi” gerekir. Ne istediğini bilmek, olgunlaşan kişide kendi değerlerini seçme yetisinin ilk biçimidir. Olgun insanın ölçütü, yaşamının kendi seçtiği hedefler etrafında bütünleşmiş olmasıdır. Ne istediğini bilir — ama bunu bir çocuğun dondurma istemesi gibi değil, bir yetişkinin yaratıcı bir sevgi ilişkisi kurmak, bir işte başarı elde etmek ya da başka bir anlamlı hedef doğrultusunda plan yapıp çalışması gibi bilir. Ailesinin üyelerini doğuştan orada oldukları için değil, onları sevmeyi seçtiği için sever; işini ise yalnızca alışkanlıktan değil, yaptığı şeyin değerine bilinçli biçimde inandığı için yapar.

Önceki bölümlerde tartıştığımız gibi, modern insanın kaygı, şaşkınlık ve boşluk duyguları —yani çağımızın kronik ruhsal hastalıkları— büyük ölçüde değerlerinin karışıklığı ve çelişkilerinden, dolayısıyla içsel bir merkezin yokluğundan kaynaklanır. Şimdi buna şunu ekleyebiliriz: Bir insanın içsel gücü ve bütünlüğü, onun yaşadığı değerlere ne kadar gerçekten inandığıyla doğru orantılıdır.”


Yukarıdaki kısmı okuyunca ilk olarak, ironik bir şekilde, farelerle birlikte yaşadığımı düşündüm. Çünkü haberlerde ve dolayısı ile tüm toplumda —yaptığı şeyin sonucunu düşünmeyen, neredeyse sadece dürtüleriyle hareket eden, “fare zekâsı” ile yaşayan— insanlar görüyorum.  Acı ama gerçek: Belki toplumun tamamı böyle değil, ama bu tür insanlar aramızda çok fazla. Ve bizler, maalesef, bu insanlarla aynı havayı solumak zorundayız. Onlarla sokakta, tramvayda, minibüste, trafikte karşılaşıyoruz. Hatta bazen onlarla birlikte çalışıyor, hatta bazı durumlarda onlarla aynı aileyi paylaşıyoruz — kimi zaman eş, kimi zaman çocuk olarak.

Bu okuduklarım bana şunu söylüyor: Toplumdaki bazı insanlarda “ahlaki bilinç” (moral consciousness) ya da “yaratıcı vicdan” (creative conscience) gelişmemiş durumda. Bunu nereden anlıyoruz? Çünkü bu insanlar kendilerini başkalarıyla ilişkileri içinde fark edemiyorlar ve davranışlarının etkilerini kavrayamıyorlar. Başkalarının yerine kendilerini koyamıyor, onların ihtiyaçlarını ve duygularını tahayyül edemiyorlar. Potansiyel olarak ahlaklı olmaları mümkünken, bu potansiyellerini gerçekleştiremiyorlar.

 Rollo May’e göre insan, değer ve hedef seçimleri yapabilmek ve bunları eyleme dönüştürmek zorunda. Bir kişi ne istediğini bilmek zorunda; kendi değerlerini oluşturmak ve bu değerlere göre yaşamak zorunda. Ancak kendi seçtiği hedefler doğrultusunda yaşarsa olgun bir insan olur; böylece ahlaki bilince ya da yaratıcı vicdana sahip olabilir.

Resim oldukça net, değil mi? Benim “dindar bilinç” derken kastettiğim de tam olarak buydu aslında. İnsan, hayatı boyunca aile, eğitim sistemi, din ve gelenekler tarafından beyni yıkanarak yetiştiriliyorsa ve kendi seçtiği hayatı değil de dışarıdan dayatılan bir hayatı yaşıyorsa, sonuç ortada: Kendi beynini kullanmayan, ne istediğini bilmeyen, kendine ait değerleri olmayan, kendisine yüklenmiş değerleri sorgulamadan sahiplenen, hatta çoğu zaman yaşadığı hayatı bu değerlere bile dayandırmayan bir insan ortaya çıkar.

Aslında bu insan gerçekten yaşamıyor, sadece yaşama taklidi yapıyor. Kendi zihnini kullanmıyor, yalnızca ezberletileni uygulamaya çalışıyor. Bu yüzden yaptığı şeyin doğru mu yanlış mı olduğunu sorgulamıyor. Kafasında bazı kalıplaşmış ezberler var ve o ezberlere göre hareket ediyor. Verdiği kararlar, yaptığı seçimler bilinçli bir düşünceden değil, öğretilmiş otomatiklikten kaynaklanıyor. Ona dayatılmış olanları, sanki tek gerçekmiş gibi yaşıyor. Ve yaptığı eylemlerin sorumluluğunu da üstlenmiyor. Çünkü “kendisi karar vermediği” için, sonuçtan da sorumlu hissetmiyor.

Ben bu durumu “dindar bilinç” kavramıyla açıklıyordum: Yani çocuk kalmakta ısrar eden, kendi aklını ve vicdanını kullanmaktan kaçınan bir bilinç hali. Rollo May’in söylediği ise aynı şeyin farklı bir ifadesi: O buna “ahlaki bilinç” ya da “yaratıcı vicdan” diyor.

Sonuçta fark etmiyor — ortada bir ahlaksızlık hali var, ve bu ahlaksızlık, insanın kendi aklını ve vicdanını kullanmamasından kaynaklanıyor. Kendi değerleri ve arzuları olmayan insan, seçimlerini de ezbere yapıyor. Bu ezberi ona kim yüklediyse yaşadığı hayattan da o sorumlu oluyor. Ve maalesef, kendi hayatının sorumluluğunu almayan insanlarla aynı toplumda yaşamak zorundayız.

Fareleşen İnsanlar

Sokakta yürürken artık emin olamıyorum: Gerçekten insanlarla mı karşılaşıyorum, yoksa ayakta duran farelerle mi?Üstelik bunlar laboratuvar faresinden çok daha gelişmiş bir tür: Ceket giyiyor, araba kullanıyor, kredi kartı taksitini biliyor — ama hâlâ dürtülerle yaşıyor.

Bir fare, yiyeceğini kaptıktan sonra elektrik şokundan ders çıkarırmış. Bizimkilerse kırmızı ışıkta geçip kaza yapınca bile “bana bir şey olmaz” diyor.Bir fare, kafeste beklemeyi öğrenirmiş. Bizimkiler minibüs sırasına girmeyi bile aşağılanma sayıyor.

Kadınlara, hayvanlara, çocuklara… kısacası kendisinden zayıf olana karşı gövde gösterisi yapan bir tür bu.Kuvvetli gördüğüne yaltaklanıyor, güçsüzü ezince “adamlık” hissettiğini sanıyor.Kendi vicdanı yok ama dinî ezberleri sonsuz: “Kısmet” diyerek adaletsizliği, “sabır” diyerek korkaklığı, “namus” diyerek kadın düşmanlığını aklıyor.

Konuşurken ağzından çıkan her kelime “bizde böyle”yle bitiyor — sanki düşünmek fazla, sanki sorgulamak tehlikeli.Kafesteki farenin bile sahip olduğu o küçük bilinç kıvılcımı bile yok:Kendisini suçlu hissetmiyor, sadece yakalanmaktan korkuyor.

Kısacası bu topraklarda bir tür evrim geriye doğru işliyor:İnsandan fareye…Ama ironik olan şu — bu “fareleşmiş insanlar” kendilerini dünyanın merkezinde sanıyor.Oysa tek yaptıkları, kafesin içinde dönen bir çarkı kahramanca çevirmek.

Kalabalık bir şehir caddesinde insan gibi giyinmiş fareler görülüyor. Bazıları trafikte kaza yapmış, bazıları sırayı bozuyor, bazıları ise hayvanlara ve kadınlara kötü davranıyor. Arka planda bir fare takım elbiseyle koşu çarkında dönüyor. Sahne, ahlaki çürüme, toplumsal saygısızlık ve içgüdüsel yaşamı simgeliyor.
“Fareleşen İnsanlar” — modern toplumun ahlaki çöküşünü hicveden bir illüstrasyon.

“Fareleşen İnsanlar” — modern toplumun ahlaki çöküşünü hicveden bir illüstrasyon.


İnsan kıyafetleri giymiş fareler, şehirde kurallara uymadan, kaba, saygısız ve ahlaksız davranışlarda bulunuyor. Kadınlara, hayvanlara ve zayıflara karşı şiddet uygularken; arka planda biri, dev bir çark içinde boş bir kahramanlıkla dönüyor. Görsel, insanlığın vicdanını yitirip dürtülerine teslim oluşunu ironik biçimde yansıtıyor.


Yorumlar


Abonelik Formu

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

©2020, Okunduğu Gibi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page