top of page

Kirke’nin Ülkesinde İnsan Kalmak: Rollo May, Mitler ve Türkiye’nin İnsani İkilemi

Rollo May’in Türkçeye “Kafese Konan Adam” (İngilizcesi Psychology and the Human Dilemma) olarak çevrilen kitabının “Modern İnsanın Önemini Yitirmesi” başlıklı bölümünde bir pasaj okuduğumda, okuduğum yerin Türkiye ile ilişkisi üzerine yazmak istedim.

Sayfa 60

“Kendisine yol gösterecek olumlu mitlerden yoksun kalan pek çok duyarlı çağdaş insan, her yandan kendisine seslenen tek modeli—makineyi—bulur; onu, kendi suretinde yeniden şekillenmeye çağıran bir model olarak. Duyduğumuz protestolar, bu son dönem Kirke’sine karşı verilen mücadelenin çarpışan sesleridir: acı dolu, çoğu zaman umutsuz, ama asla terk edilmeyen bir mücadele.”

Bu alıntı şimdilik burada dursun. Buradaki Kirke’nin kim olduğunu ve Türkiye ile nasıl bir bağlantı kurduğumu az sonra aktaracağım. Ancak ondan önce, Rollo May’in “İnsanın İkilemi” derken ne kastettiğini kısaca anlatmak istiyorum ki, bu pasajda ne söylemek istediği daha net anlaşılabilsin.

Rollo May, insanın en büyük ikilemini kitabın giriş bölümünde oldukça akıcı bir dille açıkıyor. Onun yazdıklarını kısaca özetleyeyim.

Rollo May’in sözünü ettiği insanın ikilemi, insan bilincinin aynı anda özne olma (yaşayan, anlam veren, seçen) ve nesne olma (belirlenmiş, sınıflandırılabilir, açıklanabilir) kapasitesinden doğar. İnsan ne bütünüyle özgür bir özne ne de tamamen belirlenmiş bir nesnedir; bilinci bu iki kip arasında sürekli salınan bir süreçtir. İkilem tam olarak burada ortaya çıkar: İnsan hem kendisini yaşayan bir benlik olarak deneyimler hem de dışarıdan bakıldığında ölçülebilir ve açıklanabilir bir varlıktır.

Psikoterapide bu gerilim her an görünürdür. Terapist, hastayı tanısal örüntüler, biyolojik tepkiler ve davranış kalıpları üzerinden nesne olarak ele almak zorundadır; bu bilimsel ve klinik açıdan gereklidir. Ancak terapinin kendisi, ancak hastanın dünyasına öznel empatiyle girildiğinde mümkündür. Kişi yalnızca nesne olarak görüldüğünde söylediklerinin anlamı kaybolur; yalnızca özne olarak görüldüğünde ise gerçeklik ve sorumluluk gözden kaçar.

Gündelik yaşamda da aynı durum geçerlidir. Kendini yalnızca özgür bir özne sanan kişi, gerçekliğin sınırlarını inkâr eder; kendini yalnızca nesne olarak gören kişi ise duygusuz, güdümlü ve deneyimlerinden kopmuş bir varlığa dönüşür. Rollo May’e göre gerçek özgürlük, bu iki uçtan birini seçmekte değil; ikisinin arasındaki boşlukta yaşayabilme, yani özne–nesne diyalektiğini taşıyabilme kapasitesindedir. İnsanın potansiyeli ve sorumluluğu tam da bu gerilimden doğar.

Aslına bakacak olursak Rollo May, burada özne/nesne kavramlarıyla açıkladığı durumu Özgürlük ve Kader kitabında da ele almıştı. Bu kitapta belirlenmiş ve değiştiremediğimiz bir hayatın içinde yaşarken—yani sınırlar içinde hapsolmuşken—kendimiz olma çabasını anlatıyordu. Bizler içimizden gelenle bize dayatılan arasında sıkışıp kalmış durumdayız ve bu sıkışmışlığa bir çözüm üretmek zorundayız.

Rollo May’in mitlere verdiği önemden de bahsetmem gerek. Bu konuyla ilgili olarak The Cry for Myth adlı kitabında (Türkçeye Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk olarak çevrilmiş), her insanın ve her toplumun yaşayabilmek için mite ihtiyaç duyduğunu yazıyor. Bu kitapta temel olarak, “Bir insan ya da toplum mitsiz kalırsa nasıl yaşayacağını bilemez. Bir mit geçerliliğini yitirdiğinde, yerine başka bir mit koymak gerekir. Aksi hâlde kaygı, depresyon ve anlamsızlık kaçınılmazdır.” diyor

Şimdi, bu kısa Rollo May ve onun önemsediği kavramlar çerçevesinden sonra, yazının başında yaptığım alıntıya ve Türkiye ile kurduğum ilişkiye dönebilirim.

Alıntı şöyleydi: (yukarıda var tekrar etmeyeyim)

“Kendisine yol gösterecek olumlu mitlerden yoksun kalan pek…”

Burada Rollo May, makine derken; insanın anlam arayan, karar veren, sorumluluk taşıyan bir varlık olmaktan çıkarılıp, ölçülebilen, yönetilebilen ve verimliliğe göre değerlendirilen bir nesne hâline getirilmesini kasteder. Bürokrasi, teknokrasi, kitle eğitimi, kitle iletişimi ve modern iktidar düzenleri insanı “nasıl çalışır?” sorusuna indirger; “ne yaşar, ne hisseder, neyi anlamlı bulur?” sorularını dışarıda bırakır.

Olumlu mitlerin yokluğunda makine, insana tek geçerli model olarak sunulur: uyum sağla, sorgulama, aksama çıkarma. Rollo May için makine, modern çağda insanı insani potansiyelinden vazgeçmeye çağıran en güçlü baştan çıkarıcıdır.

Peki Kirke kimdir? Kirke, Yunan mitolojisinde insanları büyüyle hayvana —çoğunlukla domuza— dönüştüren, onların fiziksel formlarını değiştirirken insani bilinçlerini hapseden güçlü bir büyücüdür. Metinde Kirke, modern dünyadaki makineleşme olgusunu temsil eden bir metafor olarak kullanılmış. Tıpkı antik mitolojide olduğu gibi, çağdaş Kirke de insanı kendi özünden kopararak onu makinenin suretinde, ruhsuz ve mekanik bir varlığa dönüştürmeye çalışır. Metindeki protestolar, insanın bir dişliye dönüşmeye karşı verdiği onurlu ama zorlu direnişi simgeler. Kısacası Kirke, insanı doğasından uzaklaştırıp mekanik bir köleye dönüştüren her türlü modern baskının sembolüdür.

*****

Rollo May Kirke metaforu Türkiye bağlamında okunduğunda, yaşadığımız toplumsal dönüşümün yalnızca siyasal değil, aynı zamanda derin bir varoluşsal kriz olduğu daha net görülür. May’in Kirke’yi insanı makineye, itaatkâr bir nesneye dönüştüren modern güçlerin simgesi olarak kullanması, Türkiye’de hukuksuzluğun normalleşmesi, sorgulamanın değersizleştirilmesi ve umutsuzluğun içselleştirilmesiyle birebir örtüşmektedir. Bu süreçte insan, özne olma kapasitesini yitirip yalnızca yönetilen, ölçülen ve yönlendirilen bir varlık hâline gelmektedir. Rollo May’in insanın ikilemi dediği özne–nesne gerilimi, Türkiye’de bugün milyonlarca insanın gündelik deneyiminin tam merkezinde yer almaktadır.

Burada yazılanlarla Türkiye arasında kurduğum ilişkiyi detaylandırayım.  Son yirmi yılda Türkiye’nin rejimi değişti; parlamenter sistemden tek adam sistemine geçtik. Ülkeyi yönetenler, kanun ve hukuk tanımadan yollarına devam ediyor. Ülkenin zeki ve duyarlı gençleri, yurt dışına kaçmayı bir çözüm olarak görüyor. Ben bu durumu, gençlerin Kirke’den kaçışı olarak okuyorum.

Özellikle Gezi olaylarından sonra ülkede bir kırılma yaşandı. İnsanlar bir umutla, “acaba içine düştüğümüz durumdan kurtulabilir miyiz ya da gelmekte olan bu makineyi kırabilir miyiz?” diye düşündüler. Kendilerini domuza çevirmek isteyen Kirke’ye karşı bir direniş sergilediler. Ancak Kirke çok güçlüydü ve yalnız değildi; destekçileri de vardı.

Türkiye’deki Kirke, “İnsan olarak kalma; gel, biraz hayvanlaş, düşünme, sorgulama, direnme, sadece uyum sağla” diyordu. Çünkü yoluna devam edebilmek, yaptığı yanlışlara ve kötülüklere devam edebilmek için böyle bir insan tipine ihtiyaç duyuyordu. Gençler ise kendilerine dayatılan bu yaşam biçimini kabul etmek istemediler.

Ben kendimi bildim bileli bize sunulan mitler vardı: Muasır medeniyetler seviyesine çıkacaktık, yüzümüz Avrupa’ya dönüktü, modern bir toplum olacaktık. Bu mitlere inanıyorduk. Oysa meğer çok safmışız. Bizim mitlerimiz varken, başka bir grubun çok farklı mitleri varmış. Onlar Batı’yı düşman olarak görüyor, dinlerinin ellerinden alınacağını düşünüyorlarmış. Bu iki mit çarpıştı ve onlar kazandı.

Kendileri gibi olan yada daha doğrusu kendilerini iktidar düzeyine taşıdıklarına inandıkları geniş halk kitlesi Kirke’nin gönüllü savaşçıları hâline geldi.

Bugün toplumun büyük bir kesimi, “Ne yaparsak yapalım bir şey değişmez” umutsuzluğu içinde. Bu hayali ya da abartılmış bir umutsuzluk değil. Çünkü Kirke en başta kendi yüzünü başka bir imajla gizlemişti. Toplumun çok büyük bir kesiminin mitine sahipmiş gib davrandı. Hatta öyle ki bir ara mit hedefine ulaşılacak sanıldı. Ama acı gerçek bir kaç yıl sonra ortaya çıktı. Meğer bu Kirke kendinden önceki Kirkeyi yerinden etmek için taklit yapıyormuş.  İktidara gelmesine yardımcı olan maskeyi indirirken yavaş yavaş kendi yüzünü göstermeye başladı bu sırada zaten onun hakimiyeti altına girmeye hazır olan kitleye yenilerini ekledi. Toplumun büyük bir kısmı Kirke’nin oyununa gelmiş durumda; hatta dönüştüklerinin farkında bile değiller.

Türkiye’de Kirke bir kişi değil; bir düzen. Hukuksuzluğun normalleşmesini, keyfiliğin kader gibi sunulmasını, “bir şey değişmez” duygusunun içselleştirilmesini, sadakatin aklın ve yeteneğin önüne geçirilmesini, itaatin “akıllılık”, itirazın “aptallık” sayılmasını kapsayan bir düzen.

Bu düzende ne liyakatla ilerlenmiyor. Emeğinin karşılığını almıyorsun. Bunu fark ettiğin anda Kirke’yi de fark etmiş olursun. Kirke’ye izin verirsen ya onların istediği gibi olacaksın, ya kavga edeceksin ya da kendini inkâr edeceksin.

Bugün Türkiye’de Kirke çok güçlü. Ne yaparsa yapsın ona itaat eden bir kitle var. Kaçan kaçtı; kalanlar çaresizce direniyor.

Orijinal hikâyede Kirke nasıl kaybetmişti? Odysseus, Kirke’nin adasına bilinçsizce teslim olmamıştı. Tanrı Hermes’in verdiği moly otu sayesinde büyüye direnmişti. İçkiyi içmiş ama aklını kaybetmemişti. Kimliğini ve amacını—yani eve dönüşü—unutmamıştı. Kirke de Odysseus’un insan olarak kalabildiğini görünce gücünü yitirmişti.

Kirke’nin büyüsü “Acıdan kaç, sorumluluktan vazgeç, uyum sağla, fark etmez de” diyor.  Odysseus’un direnci ise “Ben kimim?” sorusuna tutunuyor, “Nereye gideceğini hatırlıyor, Kirke’nin sunduğu rahatlık uğruna kendisi  olmaktan vazgeçmiyor. 

Aslında bu öykü bize de bir umut ve çıkış yolu gösteriyor. Şu an Kirke çok güçlü ama eğer onun oyununa gelmek isteyenler gerçekten kendileri ve çocukları için hayal ettikleri gibi bir dünya bırakmak istiyorlarsa daha önce sahip oldukları mitlere tekrar dönmek zorunda. Ya da önceki mit işlevini yitirdiyse yeni bir mit kurmak zorunda. 

Cumhuriyet ilan edildiğinde amaç belliydi. Son 300 yılda batı dünyası Osmanlı'yı geride bırakacak bir süreç içine girmişti. Onların yolu aklı ön plana çıkarmaktı. Akıl ile bilim ile kendilerine bir yol çizmişlerdi. Orada durum böyleyken bizim topraklarda padişahlıktan demokrasiye dönüşmesi kaçınılmaz hale gelmişti. Fakat şöyle bir şanssızlık yaşandı. Batının üstüne kurulduğu sistem işlemez hale gelmeye başladığı sıralarda biz onların sistemine dahil olmaya çalıştık. Onlar icat ettikleri sistemin yorgunluğunu yaşamak üzereyken biz kapıdan adımımızı attık. Ve saçma bir durum oluşmuş oldu. Modernitenin handikapları ortaya çıktığı sıralarda biz moderleşme çabası içine girmiştik. Yani bizim mitimiz olan şey tükeniyordu. Onlar mitsiz kalırken bizim mit dediğimiz şey de boşa düşüyordu. 

Bunu şimdi 100 yıl geriye bakarak söylemek kolay. Bu süreç yaşanmak zorundaydı ve yaşandı. Aslında bu mit üretildiği dönemde bir mit değildi geçirilmesi zorunlu olan bir dönüşümdü. Bu ideal sonradan mit haline dönüştü. Başka ne yapılabilirdi ki. Ya şimdiki Arapların, Irak, İran, Suriye ve diğer Kuzey Afrika ülkelerinin durumuna düşecektik yada yepyeni bir yola girecektik. Gerçekten verilmiş olan karar çok yerindeydi. Bize sunulan hedef de çok sağlam ve iyiydi. Belki toplumun büyük bir kesimi için uyumsuz bir mit haline geldi  ama aklı başında olan kişiler için biçilmiş kaftandı.

2000’li yıllara kadar da işe yarayan bir mitmiş gibi kullanıldı ama yarım ve eksik ve sakat bir mit olduğu için tam performans işlemedi. Bizi yönetenler de bu miti halka sanki inanıyorlarmış gibi sunuyorlardı ama onlar da inanmıyordu. Onlar “mış gibi” yapıyorlardı. Dışlarında batılılaşma miti varken içlerinde doğulu kalma miti işliyordu. Çünkü batılı olmak demek akıl demekti, sorgulama demekti, protesto demekti, insan hakları demekti… Fakat bu hedefler toplumu yönetmeyi zorlaştırıyordu. Onlar itaat eden, sorgulamayan, koyun gibi güdülecek bir toplum mitini düşlüyorlardı.  Bu yüzden budanmış, sakatlanmış hastalıklı hale getirilmiş bir sistemle ülkeyi yönettiler. Onların derdi halkın modernleşmesi değildi, onların derdi halkı yönetmekti. 

Evet şimdi bize düşen bugüne kadar kandırıldığımız görmek. Bize sunulan mite kimse inanmamış zaten. Sadece mış gibi yapılmış. Bize tüm toplumu kucaklayacak bir mit gerek. Amaç batılı olmak değil, amaç İngiliz, Fransız, Alman gibi olmak değil. Amaç Türk kalıp gelişmek olmalı. Amaç daha insanca yaşamak olmalı. Amaç bize verilen bu kısa ömrü anlamlı şekilde yaşamak olmalı. Bunun için başkası gibi olmak gerekmiyor. Bir şekilde iliklerimize kadar işlemiş olan korkulardan kurtulmak zorundayız.

Korkularımızı  tanımlamalıyız ki onları aşabilelim. Ve bu korkuları sorun olmaktan çıkaralım. Toplum olarak nelerden korktuğumuzu net bir şekilde ortaya koymamız gerek. Lafı dolandırmadan, eğip bükmeden. Dindar, seküler, Türk, Kürt, sünni, alevi her kim yaşıyorsa neyden korktuğunu net bir şekilde ortaya koymalı. Böylece her birimiz hem kendimizin hem de karşımızdakinin insan olduğunu anlayabiliriz. Böylece ortak bir mite sahip olabiliriz. Diğer türlü birbirinden kopuk onlarca klanın bir arada yaşadığı asla bir toplum olamayacak bir güruh olarak yaşamaya devam ederiz.

İnsan siluetinin sol yarısının kalp ve damarlarla organik, sağ yarısının dişliler ve kablolarla mekanik gösterildiği; arka planda kafes gölgesi ve Kirke’yi simgeleyen figürle insanın makineleşmeye direnişini anlatan sembolik illüstrasyon.
İnsan siluetinin bir yarısının canlı ve organik, diğer yarısının mekanik olduğu bu görsel; Rollo May’in Kirke metaforu üzerinden modern dünyada insanın özne olmaktan nesneleşmeye zorlanmasını ve insan kalma mücadelesini simgeliyor.

Yorumlar


Abonelik Formu

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

©2020, Okunduğu Gibi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page