Olgunluk, Kendiliğindenlik ve Kendine İhanet
- Okunduğu Gibi
- 16 Oca
- 5 dakikada okunur

Ben kendimi bildim bileli doğru yerde doğru şeyi yapmaya, karşımdaki insanı üzmemeye ve kırmamaya çalıştım. Akıllı olmaya, iyi olmaya gayret ettim. Sürekli empati yaparak muhatap olduğum kişiye karşı nazik, kibar ve ince olmaya özen gösterdim. Buna da olgunluk dedim. Ancak bugün dönüp baktığımda, olgunluk kendiliğindenlik dengesini kuramadığımı ve bu tutumun bende kendiliğindenliği (spontaneity) bastırdığını fark ediyorum. Bunun sonucunda kendim olamıyorum. İçimdeki özü dışarı yansıtmakta zorlanıyorum; içimden geldiği gibi konuşamıyorum, kendimi olduğu gibi ifade edemiyorum. Söylediklerimin karşımdakini kırmasından korkuyor, sözlerimin ve davranışlarımın doğurabileceği olası olumsuz sonuçları hesaba katmadan hareket edemiyorum. Kendiliğindenliğimin ortadan kalkmasıyla aslında kendime ihanet etmiş oluyorum. Sahte bir dünyanın içinde, rol yaparak yaşamak zorunda kalıyorum.
Aslında çıkış noktasında bir sorun yok. Olgun olmak iyi ve doğru bir hedef. Ancak olgunluk kendiliğindenlik ilişkisi kaygı üzerinden kurulduğunda, insan artık istediği için ya da içinden geldiği için değil; toplumsal baskılar nedeniyle, dışlanmamak için yaşamaya başlıyor. Olgun olayım derken yaşanan şey bir yalana dönüşüyor ve bunun bedeli çok ağır oluyor. İnsan kendisi gibi olamayınca kaygısı artıyor, özgürlüğü daralıyor ve en önemlisi kendini gerçekleştiremiyor. Niyet iyi: olgun bir hayat yaşamak. Ama bedeli, kendisi olamamak.
Kendisi olamayan insan zamanla geriliyor, kaygılanıyor, üzülüyor ve yabancılaşıyor. Bir süre sonra bu rol yapma hâli öyle bir noktaya geliyor ki, insan gerçekten ne istediğini bilemez hâle geliyor. Oysa bu baskıya maruz kalmamış olan alternatif ben ne istiyor? Gerçekten içimden gelen ne? Yıllar boyunca “olgun olma” kaygısıyla yaşadıkça, bir noktadan sonra gerçek benliğin kim olduğunu bilemez hâle geliyorsun.
Duygularını bastıra bastıra, duygular zamanla düşmana dönüşüyor. Oysa duygular bizi hayatta tutan rehberler. Bu noktadan sonra ise bastırılması gereken, kaçınılması gereken kötü şeyler hâline geliyorlar. Bir ortamda içimde öfke belirdiğinde, olgunluk kaygısıyla onu dile getirmiyorum. Biri beni kırdığında, aynı sebeple kırgınlığımı gizliyorum. Bunu o kadar uzun zamandır yapıyorum ki; öfkeyi, kırıldığını, utandığını, korktuğunu, üzüldüğünü, kaygılandığını, kıskandığını ya da haset ettiğini göstermemek artık normalim hâline geliyor. Duygular, kaçılması gereken şeylere dönüşüyor.
Oysa niyetimiz olgun olmaktı. Doğru yerde, doğru zamanda, doğru şeyi yapmak istiyorduk. İnsanları kırmamak, üzmemek; onlara karşı nazik olmak istiyorduk. Geldiğimiz noktada ise bu ideal hedefe de ulaşamıyoruz. Çelişkinin bir boyutu burada. Ne kadar duyarlı ve nazik olmak istesek de biz de insanız; bazen başkalarını kırıyor, bazen üzülüyoruz. Duyarlı olmaya çalışırken bile patavatsız olabiliyoruz. Her söylediğimiz sözün karşıdakini incitmeyeceğini garanti edemiyoruz. Yani hedefimiz iyi, bunda sorun yok. Ama bu hedef ulaşılabilir bir hedef değil. Sanki bu dünyada kırılmak ve üzülmek yokmuş gibi bir yanılsama yüklenmiş bize. Oysa hayat böyle değil. Biz de üzülüyoruz, biz de kırılıyoruz; biz de başkalarını üzüyor, kırıyoruz. Bu, yaşamın doğasında var. Peki buna rağmen neden bu gerçekliği görmekten kaçıyoruz? Asıl çelişki burada. Asıl üzerinde durulması gereken soru şu: Asıl kaygımız ne, asıl korkumuz ne?
Öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor: Bizler durup dururken bu hâle gelmedik. Kendiliğindenliğimiz durup dururken yok olmadı. Bu tür insanlar genellikle aileleri tarafından öz benlikleri bastırılmış insanlardır. Kendi kişiliklerini yaşamalarına izin verilmemiştir. İçlerindeki cevhere yabancılaşmışlardır. Bizler isteyen, arzulayan canlılarız. Eğer istemek ve arzulamak suçlanmışsa; bu istekler sağlıklı biçimde karşılanmak yerine “dur”, “sus”, “yapma” diyerek bastırılmışsa ve çocukluğumuz boyunca belli bir insan tipi olmamız istenmişse, içimizdeki isteyen, talep eden, dile getiren yan zamanla “kötü”, “uyumsuz” ya da “yanlış” olarak damgalanır.
Elbette birilerini kırmak yanlış, boş konuşmak iyi değil, patavatsızlık nahoş. Ancak sebep-sonuç ilişkisini karıştırmamak gerekir. Düşünceli olmak, akıllı davranmak, olgun olmak ile içinden geldiği gibi davranmak birbirinin düşmanı değildir. İçimizden geldiği gibi davrandığımızda otomatik olarak olgunluktan çıkmış olmayız.
Ne yapalım, sırf birileri kırılacak diye içimizden geleni hiç mi söylemeyelim? Elbette sözlerimizin dozunu ve şiddetini ayarlayalım; kimseyi özellikle kırmak için konuşmayalım. Ama şunu ayırt edelim: Biz karşımızdakini kırmak için konuşmuyoruz, kendimizi ifade ediyoruz. Bunun karşıdakini kırma ihtimali var, evet; ama niyetimiz kırmak değil. O anda yaşadığımız duyguyu dile getiriyoruz. “Ben şu an bunu hissediyorum” dediğimde karşımdaki kırılıyorsa, ben ne yapabilirim?
Sırf başkasını üzmemek için içimden geleni söylemiyorsam, kendim olmuyorum; kendime ihanet ediyorum. İki konuyu karıştırmamak lazım. Aksine, rol yapmak daha ahlaksızca değil mi? İçimde öfke varken yokmuş gibi davranıyorum; utanç varken utanmıyormuş gibi; üzüntü varken üzülmüyormuş gibi… Arkadaşım dediğim birine rol yapıyorum. Hem “arkadaşım” diyorum hem de ona gerçek duygularımı göstermiyorum. Hangisi daha sahici?
Kendim olamadığım için ödediğim bedel çok büyük. Samimiyetsiz bir şekilde, kendimden yabancılaşarak yaşıyorum. Kendi özgürlüğümü kısıtlıyor, kendimi gerçekleştiremiyorum. Duygularımı düşmanlaştırıyor, olması gerekeni değil hayali bir dünyayı yaşamaya çalışıyorum. Bunun sonucu ise kaygı, depresyon, kendini sevmeme, kendine kızma ve kendini suçlama oluyor. Kendisiyle böyle bir ilişki kuran biri, kendini sevemediği gibi başkasını da sevemiyor.
İnsan duygularını olduğu gibi yaşayabilse, evet, belki yalnız kalabilir. Bu bir risk. Samimi olduğu için yanlış anlaşılabilir, antipatik bulunabilir. Ama rol yaparak onlarca insanla yüzeysel ilişkiler kurmak yerine, dürüst olarak az sayıda insanla yaşamak daha sahici değil mi? Cesaret olmadan, risk almadan özgürce yaşanamıyor. Sırf normlara uyarak, sana öğretileni tek gerçek sayarak yaşamak ise kölelikten farksız.
Olgun olmakta sorun yok. Sorun, kimsenin tartışamayacağı kadar “ulvi” görünen olgunluk kavramını, aslında kendimiz gibi olmamak için kullanmamızda. “Olgun davranıyorum” dediğinde ya da biri kendini “ben olgunum” diye tanımladığında, buna itiraz etmek neredeyse imkânsız. Çünkü olgunluk, toplumsal olarak sorgulanamaz bir erdem gibi sunulur. Bunu sen de biliyorsun. Tam da bu yüzden, gerçekten sahici bir şekilde yaşamaktan korktuğunda, yaptığın şeyi olgunluk kisvesi altında pazarlıyorsun. Böylece korkak olduğun gerçeğini görünmez kılıyor ve kendini hem başkalarına hem de kendine karşı temize çekmiş oluyorsun.
İnsan duygularını ifade ederek de olgun olabilir. Sırf başkalarının gözünde “iyi” görünmek için kendin gibi olmamak olgunluk mudur? Neden kendimize güvenmiyoruz? Neden içimizden geldiği gibi davrandığımızda mutlaka hata yapacağımızdan korkuyoruz? Evet, hata yapabiliriz. Evet, birilerini üzebiliriz. Ama zaten hayatın içinde bunu yapıyoruz. Zaten bazen hata yapıyoruz, zaten birilerini üzüyoruz. Mutlaka her sözümüzü tartarak konuşmak zorunda değiliz. Sadece içimizden geldiği gibi davranırız ve bazen birilerini üzebiliriz bunda bir sorun yok. Birilerini üzdük diye biz kötü bir insan olmuyoruz. Sadece birilerini üzecek söz söylemiş bir kişi oluyoruz o kadar. Ulaşamayacağımız bir mükemmellik uğruna neden kendimizi bu yalan dünyaya hapsediyoruz? Ödediğimiz bedel buna değer mi? Kendimiz olamamak, kendimizi ortaya koyamamak pahasına rol yapmaya devam etmeye gerçekten değer mi?
Asıl gerçeği kendimize itiraf etmek zorundayız. İçimizdeki cesaret eksikliğini tespit etmek zorundayız. Risk almadan özgür şekilde yaşayamayacağımız gerçeğini kabul etmek zorundayız. Eğer yaptığımız şeylerin arkasında duracak kadar kendimize güvenirsek, başkalarının gözünde iyi bir imaj çizmek kaygısını geri plana itersek gerçek bir hayat yaşarız .Kendimizi suçlamadan, kendimizle barışık bir şekilde hayatımıza devam ederiz. Kendisini seven, kendisini olduğu kabul eden kişi çok daha özgür şekilde yaşar.








Yorumlar