top of page

Bir Miti Yeniden Okumak: Mesnevî, İktidar ve Acının Meşrulaştırılması

Rollo May'in Psikoterapi ve Mitlere Yolculuk (The Cry for Myth - Mitlere Çağrı yada Mite Duyulan Çağrı) kitabını okuduktan sonra Türkiye'de hangi mitlerimiz var diye kafa yordum. Yada daha doğrusu bizim kültürümüzü oluşturan metinler neler diye. Bir çok eser düşünülebilir ama benim aklıma Mevlana'nın Mesnevisi geldi. Bir deneme yapayım dedim. Bildiğiniz gibi Mesnevi 6 ciltten oluşan dev bir kitap. Benim elimde Akçağ Yayınevinin bastığı Adnan Karaismailoğlu çevirisi var. Yaklaşık 900 sayfalık bir kitap. Büyük ihtimalle tüm kitabı beceremem ama en azından bir başlayayım bakalım.

Bu arada Mesnevi şiir formatında ben bu şekilde değil de ele alacağım hikayenin kısa bir özetini sunup sonra hikaye ile ilgili eleştirimi yazacağım.

Geçmişteki iktidar ilişkisini simgeleyen silik bir taht figürü ile ona bakan köle kadın ve karşı tarafta özgürleşmiş, ipi kesen aynı kadının modern şehir arka planıyla karşılaştırılması
Geçmişteki iktidar ilişkisini simgeleyen silik bir taht figürü ile ona bakan köle kadın ve karşı tarafta özgürleşmiş, ipi kesen aynı kadının modern şehir arka planıyla karşılaştırılması

Padişah ile Câriyenin Hikâyesi

Bu hikâye, dünyevî iktidar, aşk, acziyet ve ilahî hikmet arasındaki ilişkiyi anlatan sembolik bir anlatıdır. Rivayete göre hem dünya hem de din üzerinde mutlak güce sahip bir padişah, bir gün gördüğü bir halayığa (kadın köle) âşık olur ve onu büyük bedeller ödeyerek satın alır. Ancak kavuşmanın hemen ardından halayık ağır bir hastalığa yakalanır. Padişah için bu durum, sahip olmanın yetmediğini, elde edilenin elde tutulamayabileceğini acı biçimde gösterir. Kendi hayatını önemsiz sayan padişah, tüm umudunu halayığın iyileşmesine bağlar ve ülkenin dört bir yanından hekimleri toplatır.

Bu hekimler büyük bir özgüven ve kibirle işe koyulurlar. Her biri kendisini her derde deva sanır, fakat edep ve teslimiyetten uzak bu tavırları yüzünden tedavileri ters etki yapar. Halayığın durumu her geçen gün kötüleşir; uygulanan ilaçlar bir yandan safrayı artırır, bir yandan bedeni kurutur, bir yandan da ferahlığı yok eder. Böylece insan bilgisinin, acziyet karşısında ne kadar sınırlı olduğu ortaya çıkar. Padişah bu çaresizlik içinde yalınayak mescide koşar, secdeye kapanır ve yanıldığını itiraf ederek Tanrı’dan yardım diler. Bu içten yakarış sırasında uykuya dalar ve rüyasında bir pir görür. Pir ona, duasının kabul edildiğini ve ertesi gün hakiki bir hekimin kendisine gönderileceğini müjdeler.

Ertesi sabah padişah bu kişiyi bekler ve gerçekten de faziletli, bilgili ve nurani bir zat saraya gelir. Bu veli-hekim, padişahla derin bir yakınlık kurar; aralarındaki ilişki dünyevî bağların ötesinde, hakikate dayalı bir teslimiyet olarak anlatılır. Metin bu noktada “edep” kavramını merkeze alır. İlahi lütfun ancak edep ile korunabileceği, edepsizliğin hem bireyi hem toplumu felakete sürüklediği vurgulanır. Musa ve İsa kıssalarıyla, nankörlük ve ölçüsüzlüğün rahmeti nasıl kestiği örneklenir.

Veli-hekim halayığı muayene ettiğinde, hastalığın bedensel değil gönül kaynaklı olduğunu anlar. Bu bir aşk hastalığıdır. Aşk, bu anlatıda akılla çözülemeyen, sözle tam olarak anlatılamayan, insanı hakikate sürükleyen bir güç olarak tanımlanır. Akıl bu noktada yetersizdir; aşk ancak yine aşk ile anlaşılabilir. Ancak bu hakikat herkes için ve her zaman açıkça dile getirilemez; çünkü aşırı açıklık fitneye yol açabilir.

Hekim, halayıkla baş başa kalarak onun gönlündeki gizli derdi açığa çıkarır. Nabzını izleyerek onun Semerkandlı bir kuyumcuya âşık olduğunu keşfeder. Tedavi olarak, kuyumcunun saraya getirilmesini ve iki âşığın kavuşmasını sağlar. Bir süre sonra halayık iyileşir; fakat hekim bu sırada kuyumcuya yavaş yavaş hastalık veren bir şerbet içirir. Kuyumcunun güzelliği ve cazibesi soldukça, halayığın ona olan aşkı da söner. Sonunda kuyumcu ölür, halayık ise bu zahirî aşktan arınarak temizlenir.

Hikâye, bu olayın kişisel hevesle değil ilahî ilhamla gerçekleştiğini vurgular. Görünüşte zalim olan bu fiillerin hakikatte arındırıcı olduğu söylenir. İnsan aklının çoğu zaman yanıldığı, görünüşle hakikatin farklı olabileceği hatırlatılır. İlahi hikmet bazen acı verir gibi görünse de, nihayetinde daha büyük bir iyiliğe hizmet eder.

Mesnevî'de Geçen Hikâyenin Eleştirisi

Bu hikâyeyi dinleyerek yetişmiş nesiller var. Metin, 1260’lı yıllarda yazılmış; yani yaklaşık sekiz yüz yıldır bu coğrafyada anlatılıyor, okunuyor ve aktarılıyor. Bu nedenle mesele yalnızca edebî ya da dinî bir metni değerlendirmek değil; bu hikâyeyi bir mit olarak ele aldığımızda, nesiller boyunca insanlara ne aktarıldığını sorgulamak gerekiyor. Bu hikâyeyi içselleştirerek büyüyen, onu kendine şiar edinen bir insan aslında nasıl bir dünyayı yaşamış oluyor?

Bu hikâyeyi okuduğumda içim sıkıldı. Bugünün bilinç düzeyiyle geçmişi yargılamak gibi bir niyetim yok; insanlığın tarihsel ve zihinsel bir evrim geçirdiği açık. Ancak bugünlere nasıl geldiğimizi anlayabilmek için, geçtiğimiz yolları eleştirel bir gözle incelemenin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bu hikâye, tam da bu açıdan bakıldığında, insan zihninin nasıl biçimlendirildiğini açık biçimde gösteriyor.

Metinde açıkça kadının köleliği görülüyor. Kendisine padişah denilen bir figürün mutlak gücü tartışmasız kabul ediliyor. Kadının ne istediği, ne hissettiği neredeyse tamamen önemsiz. Aynı şekilde “hekim” ya da “veli” olarak sunulan bir figürün, kadının güvenini nasıl kötüye kullandığı da anlatının merkezinde yer alıyor. Yapılan şeyin özünde bir kötülük ve zulüm olduğu hâlde, bu durum ustaca çarpıtılarak sanki arkasında derin bir hikmet varmış gibi sunuluyor. Oysa kadına ve kuyumcuya yapılanlar ne zeki bir çözüm ne de adil bir müdahaledir; tam tersine, güçlünün çıkarı için hayatların feda edilmesidir.

Bu hikâyeyi dinleyen kişilere aslında ne öğretiliyor? Birilerinin acı çektiği kabul ediliyor; fakat kimin acı çektiğine göre bu acının değeri değişiyor. Kadının acısı önemsizleşiyor, kuyumcunun hayatı değersizleşiyor; çünkü padişahın mutluluğu her şeyin üstünde tutuluyor. Eğer padişahsan haklısın; köleysen ya da sıradan bir insansan hakkın yok. Zengin olman bile seni korumuyor. Bu durumu sorgulama, eleştirme; çünkü senin anlayamayacağın bir düzen var deniyor. Aklın yetmez, itiraz etme, kabul et. Düzen budur. Bu düzenin devamı için sevdiğin insan öldürülebilir ve sen buna ses çıkaramazsın.

Böylece birey, otoriteye direnmemeyi öğreniyor. Siyasal güce boyun eğmeyi öğreniyor. Kendi aklına, kendi iradesine güvenmemesi gerektiği öğretiliyor. Acı çekmesi normalleştiriliyor; hatta kaçınılmaz sayılıyor. Yönetici konumundaki kişinin mutluluğu ve düzenin sürmesi her şeyin önüne geçiriliyor. Hayat, bazı insanlar için katlanılması gereken bir yere dönüşüyor ve bu sistemin dışına çıkmak neredeyse ahlâksızlık gibi sunuluyor.

Bunu yazan kişi (Mevlana), dönemin âlimi olarak kabul edilen, yaşarken kendisine danışılan, toplumda muteber bir konuma sahip bir figür. Aradan sekiz yüz yıl geçmesine rağmen hâlâ saygı gören bir isim. Bu durumda şu soruları sormamak mümkün değil: Bu hikâye ile ne anlatılmak isteniyordu? Beklenen neydi? Zaten var olan adaletsiz bir sistemi makul hâle getirmek mi amaçlanıyordu? Yoksa adaletsizlikle dolu bir dünyayı açıklayabilmek için bir çıkış yolu mu aranıyordu?

1260 lı yıllarda yani  bu hikayelerin yazıldığı dönemde, nasıl bir siyasal yapı vardı? Yöneticiler kimlerdi? Kimler bu topraklarda hüküm sürüyordu? Selçuklular, Moğollar, Bizanslılar, müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ne durumdaydı? Kimler kimleri yönetiyordu? Nasıl bir sosyal yapı vardı? Bu soruların cevabını bilmeden ne bu hikaye anlaşılır ne de ne için yazıldığı. Dönemle ilgili kısa bir bilgi verip eleştirimi tamamlayacağım.


1260’lı yıllar, Anadolu ve çevresi için siyasal, toplumsal ve zihinsel açıdan derin bir kırılma dönemidir. Bu dönem ne klasik Selçuklu düzeninin sürdüğü ne de yeni bir siyasi istikrarın kurulduğu bir zaman dilimidir. Aksine, eski yapıların çöktüğü, yeni düzenin ise henüz ortaya çıkmadığı bir geçiş ve belirsizlik çağıdır. Mesnevî gibi metinler tam da bu ortamda, siyasal düzenin sağlayamadığı anlamı ve güveni başka bir düzlemde kurma ihtiyacından doğmuştur.

Resmî olarak Anadolu’da hâlâ Anadolu Selçuklu Devleti vardır ve başkent Konya’dır. Ancak bu iktidar büyük ölçüde semboliktir. 1243’teki Kösedağ Savaşı’ndan sonra Selçuklular Moğollara yenilmiş ve fiilen Moğol hâkimiyeti altına girmiştir. 1260’lı yıllarda Selçuklu sultanları tahtta oturmakta, fakat gerçek askerî ve mali güç Moğollarda bulunmaktadır. Vergiler Moğollar adına toplanmakta, önemli kararlar Moğol valilerinin denetiminde alınmaktadır. Bu durum, devletin halk nezdindeki meşruiyetini ciddi biçimde zayıflatmıştır.

Anadolu’nun gerçek hâkim gücü İlhanlı Moğollarıdır. Anadolu, İlhanlı Devleti’nin batı eyaletlerinden biri gibi yönetilmektedir. Moğol yönetimi serttir; ağır vergiler, askerî baskı ve keyfî uygulamalar yaygındır. Bu durum köylüyü yoksullaştırmış, şehir halkını güvensizliğe sürüklemiş ve geniş kitlelerde derin bir adaletsizlik duygusu yaratmıştır. Devlet artık koruyucu değil, korkulan bir güç olarak algılanmaktadır.

Bizans İmparatorluğu bu dönemde hâlâ varlığını sürdürmektedir, ancak eski gücünden uzaktır. Batı Anadolu’da, özellikle İznik ve çevresinde tutunmaya çalışmakta, Anadolu’nun iç kesimlerinde ise belirleyici bir siyasi güç olmaktan çıkmıştır. Doğu Anadolu’da ise Ermeni unsurlar ve yerel beylikler mevcuttur, ancak bunlar da büyük ölçüde Moğol baskısı altındadır.

Dinî yapı tek tip değildir. Müslümanlar nüfusun çoğunluğunu oluşturur, ancak İslam anlayışı homojen değildir. Bir yanda medrese geleneğini temsil eden ulema, diğer yanda tasavvuf ehli dervişler ve şeyhler vardır. Bu iki grup arasında zaman zaman gerilim yaşanmakta, ancak halkın büyük kısmı tasavvufî çevrelere daha fazla yönelmektedir. Bunun nedeni, tasavvufun yalnızca dinî değil, aynı zamanda psikolojik ve ahlâkî bir sığınak sunmasıdır.

Hristiyanlar, özellikle Rum Ortodokslar ve Ermeniler, şehirlerde ve kırsal bölgelerde yaşamaya devam etmektedir. Moğol yönetimi, pragmatik nedenlerle Hristiyanlara görece hoşgörülü davranmıştır. Bu gruplar ticaret, zanaat ve bazı idari alanlarda etkin roller üstlenmiştir. Yahudiler nüfus olarak azdır, ancak tıp, ticaret ve mali işler gibi alanlarda görünürdür. Moğollar, Yahudilere de belirli bir koruma sağlamış, bu da onların şehir hayatında varlıklarını sürdürmelerine imkân tanımıştır.

Toplumsal yapı derin bir güvensizlik ve yoksullaşma ile şekillenmiştir. Köylüler en ağır yükü taşımaktadır: hem Selçuklu hem Moğol adına alınan vergiler, güvenliğin yokluğu ve sürekli belirsizlik köylerin boşalmasına ve göçlerin artmasına yol açmıştır. Şehir halkı, özellikle esnaf ve tüccarlar, bir yandan Moğol baskısıyla karşı karşıya kalırken, diğer yandan ticaret yoluyla ayakta kalmaya çalışmıştır. Bu dönemde Ahilik teşkilatı, ekonomik hayatla ahlâk arasında bir denge kurma çabası olarak önem kazanmıştır.

Devletin zayıflamasıyla birlikte insanlar düzeni ve adaleti siyasal yapılarda değil, manevî otoritelerde aramaya başlamıştır. Ulema ve özellikle sufiler, bu boşluğu dolduran figürler hâline gelmiştir. Mevlânâ gibi isimler siyasi güç sahibi değildir, ancak ahlâkî ve sembolik merkez hâline gelmişlerdir. İnsanlar onlara, devletin sağlayamadığı güveni, anlamı ve iç düzeni yüklemiştir.

Bu tarihsel bağlamda Mesnevî’de anlatılan “Padişah ile Cariye” hikâyesi, gerçek bir iktidar tasviri olmaktan çok, çökmüş dünyevî düzenin yerine kurulmak istenen içsel ve ahlâkî düzenin sembolüdür. Padişah, gücünü yitirmiş dünyevî iktidarı; çaresiz hekimler, çöken kurumları ve aklı; hakiki hekim ise yeni otorite biçimi olarak manevî hikmeti temsil eder. Hikâye, bu dünyada artık düzenin devlet eliyle değil, bireyin kalbi ve edebi üzerinden kurulabileceği fikrini taşır.

Kısacası 1260’larda Anadolu; Selçuklu adı altında ama Moğol denetiminde, Müslüman çoğunluklu ama çok dinli, siyasal olarak parçalanmış, toplumsal olarak yoksullaşmış ve psikolojik olarak güvenini yitirmiş bir coğrafya. Mesnevî gibi metinler bu ortamda, adalet vaat eden siyasal bir programdan çok, insanların ayakta kalmasını sağlayacak bir anlam ve dayanma çerçevesi sunmuş.

Rollo Mayden esinlenerek yukarıdaki bilgileri de göz önünde bulundurarark hikâyeyi psikoterapi bakış açısıyla okuduğumuzda, aslında hikayenin maksadının bir çözüm önerisi olduğunu görüyoruz. Yaşanan adaletsizlikleri, acıları ve haksızlıkları açıklanabilir hâle getirerek katlanılabilir kılma çabasına girişildiğini görüyoruz. “Hikmetinden sual olunmaz” anlayışı, bugünün etik bilinciyle kabul edilemez görünse de, o dönemin psikolojik koşullarında bir regülasyon aracı olarak kullanılmış. Bu yaklaşım, güçsüzlüğün inkârı değil; güçsüzlükle başa çıkma girişimi.

Ben bu hikâyeden bana verilmek istenen mesajı doğal olarak kabul etmiyorum. Ancak şunu net biçimde görüyorum: Ortada ciddi bir sorun var ve bu sorunu anlaşılır kılmaya çalışan bir zihin var. Asıl problem ise şu: Bu hikâye, 13. yüzyılın sorunlarına yönelik bir çözüm. Aradan sekiz yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün hâlâ benzer bir zihniyetle sorunlara yaklaşılması son derece acı.

Bugün de yöneticiler adaletsizlikler karşısında “sabır”, “katlanma”, “imtihan”, “senin anlayamayacağın üst bir akıl (tanrı) var ona güven”  söylemlerine devam ediyorlar. Sekiz yüz yıl önce işe yarayan bu formül, hâlâ sorgulanmadan kabul ediliyor. Asıl mesele tam da bu. Batı’nın yapabildiği, Doğu’nun ise başaramadığı şey burada ortaya çıkıyor: Açıkça “Bu yaşananlar adaletsizdir” deme cesaretini göstermek. Gücü elinde bulunduranlara, sırf padişah, yönetici, patron ya da zengin oldukları için boyun eğmemek. Ne yazık ki bu dönüşümü yaşayamadık ve hâlâ aynı zihinsel kalıpların içinde yaşamaya devam ediyoruz.

Aynı hikaye bugün yaşansa nasıl olur. Tabiki padişah, onun satın aldığı köle kadın, hekim ve kuyumcu olmayacak ama benzer bir durumu bugün yaşasak olması gereken nedir? Güç sahibi bir adam güzel bir kadına aşık olur, ona açılır ve bir şekilde kadın hayatın zorlaması ile bu ilişkiyi kabul eder ama aslında sevdiği bir başka adam vardır. Bir şekilde yine aşkını kalbine gömer ve ilişkiyi yaşamak zorunda kalır diye hikayeyi zorlayalım. İdeal durumda kadın tabiki aşkını seçmeli güçlü adamla hiç işi olmaması ama diyelim ki bu kadın fakir olduğu için kendisini kurtarmak zorunda kalsın hikaye bu ya. 

Evlilikten adam çok memnundur kadına aşıktır ama kadın belki yürütürüm dediği ilişkiyi devam ettiremez ama açılamaz da ve hastalanır. Zengin ve güçlü adam tüm modern tıbbı devreye sokar. Kadının fiziksel sorunlarını ya gideremezler ya da daha kötü hale gelir kadın. Ve sonunda bir terapist kadınla ilgilenir. Terapiste açılan kadın aslında başka şehirde bir başka adama aşık olduğunu ama mecburen bu ilişkiye girdiğini anlatır. Terapist kadınının kendi gerçekliğini yaşaması konusunda kadına cesaret verir. Buraya kadar orjinal hikayeye elimden geldiği kadar uydum. Şimdi tabi ki terapistin görevi kadını tekrar hayata döndürmek. Zengin adam terapistten durumu hakkında bilgi almak istediğinde yine doğal olarak terapist hastasının mahrem bilgilerini zengin adamla paylaşmayacaktır. Sırf zengin adamı mutlu etmek için kadının ona aşık olmasını tabi ki sağlamayacaktır. Ama hikaye bu ya terapist kadının başka bir adama aşık olduğunu zengin adama söylemiş olsun. Şimdi modern dünyada bu durumu nasıl çözmek gerekiyor.

Son yıllarda Türkiye'de yaşanan kadın cinayetlerinden zengin adamın kadını öldürmesi ihtimalinin fazla olduğunu biliyoruz. Bu bir ihtimal ama bizim derdimiz bu sorunun ideal çözümünü bulmak olduğu için zengin adamın yapması gerekenin sevdiği kadının mutluluğu için onu kendi yolunu çizmesi için teşvik etmesi gerektiğini biliyoruz. Ben hayalperest değilim. O kadının  zaten en başta başka bir adama aşıkken sırf zengin olduğu için gönülsüz de olsa zengin adamla evlenmesinin yanlış olduğunu da biliyorum. Ama hayat bazı insanları bu tür kararlar almaya zorluyor. Bu yüzden aslında kadının çözümü bildiğini de biliyoruz. Zengin adamdan boşanacak, bir hata yaptığını kabul edecek ve aşık olduğu adama gidecek değil mi? Zaten en başta olması gerekeni acı bir dersle öğrenmiş olacak.  

Ben yeni hikayeyi yazarken nasıl zorlandım. Gerçeklile ideal olan arasında kaldım da ondan. 1200 lü yılların kendine has sorunları vardı ve dönemin insanları bu sorunlara bilişsel olarak çözümler üretmek için çabaladılar. İyi kötü birşeyler buldular. Bugün de aynı sorunlar olmasa da moder sorunları yaşıyoruz. Belki kölelik yok ama zengin fakir ayrımı var. Belki hikmetinden sual olunmayacak veliler yok ama para kazanma derdine düşen terapistler var. Belki padişahlar yok ama para babaları var. Bundan 800 yıl sonra bugün yaşadığımız sorunlara ürettiğimiz çözümlere ilkel diyecek bir insan türü olacaktır illa ki. 

Ben tüm bu yazdıklarımdan şunu anlıyorum. Her dönem kendine ait sorunlara sahip ve her dönem bu sorunlarla baş etmek için formüller üretiyoruz. Her halde bu hiç değişmeyecek.



Yorumlar


Abonelik Formu

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

©2020, Okunduğu Gibi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page