top of page

Rollo May Freedom and Destiny Özgürlüğün Karakteristikleri Hastalıkta ve Sağlıkta Özgürlük Ve Verili Yaşam Örüntüsü 11

Rollo May’in Freedom and Destiny (Özgürlük ve Yaşamın Verili Örüntüsü) kitabının üçüncü ana başlığına geldik. Bu ana başlık üç alt bölümden oluşuyor. İlk iki alt başlık olan “Duraklamanın Önemi” ve “Özgürlüğün Baş Dönmesi”nin ardından, Özgürlüğün Karakteristikleri başlığının son bölümü olan “Hastalıkta ve Sağlıkta Özgürlük ve Verili Yaşam Örüntüsü”ne gelmiş bulunuyoruz.

Bu yazı, önceki yazılara kıyasla daha kısa olacak. Açıkçası bu başlığın içeriğini çok ilgi çekici bulmadım; bu nedenle metin içinde fazla alıntıya da yer vermedim.

11. Hastalıkta ve Sağlıkta Özgürlük Ve Verili Yaşam Örüntüsü (Destiny)

a. Batı Tıbbı ve Büyük Devrimi

b. Batı Tıbbında Akupunktur ve Doğu Etkisinin Yükselişi

c. Hastalık ile Sağlık Arasındaki Denge

11. Hastalıkta ve Sağlıkta Özgürlük Ve Verili Yaşam Örüntüsü (Destiny)

sayfa 253

“Zincirlerim bana dost oldu,

uzun bir yoldaşlık insanı kendine benzetiyor.

Öyle alıştım ki bu bağlara, kim olduğumu onlarla öğrendim.

Özgürlüğüme kavuştum ama bir sevinçle değil, ağır bir iç çekişle.”

George Gordon, Lord Byron, “The Prisoner of Chillon”

a. Batı Tıbbı ve Büyük Devrimi

sayfa 256

Özgürlüğümüz — ve dolayısıyla sorumluluk duygumuz — ancak verili yaşam örüntümüzü kabul edip onunla ilişkiye girdiğimiz ölçüde vardır.

b. Batı Tıbbında Akupunktur ve Doğu Etkisinin Yükselişi

Bu alt başlığın ana fikri şu:  İnsan, hastalık karşısında tamamen çaresiz değil; özgürlük ancak verili yaşam örüntüsüyle yüzleştiğimizde ve sorumluluğu aldığımızda ortaya çıkıyor. Sağlık da —tıpkı özgürlük gibi— ancak kişi kendi payını kabul ettiğinde gelişebilir.

sayfa 260

Psikoterapinin amacı, geleneksel anlamda “danışanları iyileştirmek” değildir; onların ne yaptıklarının farkına varmalarına yardımcı olmak ve onları kurban rolünden çıkarmaktır. Terapinin amacı, ruhsal olarak sıkıntı yaşayan kişiyi —gerçekçi olarak mümkün olduğu ölçüde— kendi yaşam biçimini özgürce seçebileceği bir aşamaya getirmek ve —kaçınılmaz olan noktalar için— yaşamındaki durumu kabullenmesine yardımcı olmaktır.

yorumum

Yukarıdaki kabullenmeyle ilgili tespiti okuyunca, daha önce yaptığım bir çıkarım aklıma geldi: “İnsan, kendini kandırabilme kabiliyetine sahip olduğu ve bu yeteneğini kullanabildiği ölçüde kendini iyi hisseder.”

Bazı insanlarda bu kendini kandırma yeteneği yeterince gelişmez; bazılarında ise hayat neredeyse bütünüyle bunun üzerine kurulu. Oysa kendini kandırma dediğimiz şey, tek başına ne tamamen kötü ne de tamamen iyi olarak değerlendirilebilir.

Bana göre bu, gerektiği zaman ve gerektiği yerde kullanıldığında işe yarayan bir yöntemdir. Ancak her durumda, her zaman başvurulacak bir savunma biçimi değildir. Dozunu ve sınırını ayarlayamadığımızda, insanı ayakta tutmak yerine, onu gerçeklikten koparan bir tuzağa dönüşebilir.

 Bazen bu kendini kandırma kapasitesini kullanamayız; işte o zaman kötü hissederiz. Bazı insanlar ise kendini kandırmayı o kadar iyi becerir ki, hayatlarında hiçbir sorun yokmuş gibi yaşayabilirler. Bu bakış açısı acımasız görünebilir; ancak inkâr edilemez bir gerçeklik payı da taşır.

Burada çok net bir ayrım yapmak gerekiyor. Gerçekte kendini kandırmak bir yalana kendini ikna ederek yaşamak demektir. Yani acı gerçekler insana o kadar ağır gelir ki bu gerçeklerle yüzleşecek güç bulamazsın. Bazı gerçekler insan için o kadar ağırdır ki, kişi kendinde gerçeklerle yüzleşecek psikolojik gücü bulamaz. Böyle durumlarda insan bir tercih yapar: Ya acı gerçeği olduğu gibi kabul edecek ve üzüntüye katlanacak ya da bu gerçeği çarpıtacak ve kendini iyi hissedecek.

Ölüm korkusunu düşünelim. Bu korku insana  o kadar ağır gelir ki, bazıları gerçeği çarpıtmak zorunda hisseder kendisini. Ölümden sonra cennete gideceklerini, sonsuza dek yaşayacaklarını hayal ederler ya da başka bir bedende dünyaya yeniden geleceklerine inanırlar. 

Kendini kandırma konusu ile ilgili çok fazla örnek verileblir. Aslında çok zeki değildir ama öyleymiş gibi düşünür; aslında fakirdir ama yoksulluğunu görmezden gelir vs… Oysa kaçınılmaz olanı yokmuş gibi yapmak yerine, bu acı gerçekle yüzleşmek gerekir. Genetik yapımızı değiştiremeyiz. Çirkinsek çirkinizdir; bir organımız eksikse eksiktir; ailemiz cahilse cahildir. Türkiye’de doğduysak Türk’üz; dindar bir ailede doğduysak zihnimiz belli ölçüde şekillendirilmiş olabilir. Bunlar acı gerçeklerdir ama gerçektir.

Bazen isyan ederiz; geçmişimize küfrederiz, ailemize, genetik yapımıza öfkeleniriz. Fakat bunun ne faydası vardır? Olmuş ve değiştirilemez şeyleri tekrar tekrar önümüze koymanın hiçbir yararı yoktur.

Asıl acı olan, adaletsizliği kabul etmektir. Asıl zor olan, değiştiremeyeceğimiz bir düzenin içinde yaşadığımızı görmek ve buna uygun davranmayı öğrenmektir.

Bugün çok yoğun bir etkileşim dünyasında yaşıyoruz. Kendimizi başkalarıyla kıyaslayabileceğimiz sayısız imkâna sahibiz. Oysa bundan 30 bin yıl önce yaşayan atalarımız, hayatları boyunca belki yalnızca 50–100, bilemedin 200 kişi görerek yaşadılar. Ulaşabildikleri coğrafya en fazla 40–50, en iyi ihtimalle 100 kilometreydi. Son derece sınırlı bir dünyaları vardı.

Bu nedenle verili yaşam örüntüleri bugünküne kıyasla çok daha az adaletsiz görünüyordu. Sosyal, siyasal ve ekonomik farklılıklar bugünkü kadar derin değildi. İnsanlar elbette farklı koşullarda yaşıyordu; ancak kıyaslayabilecekleri bu kadar fazla değişken yoktu.

Kitabın Verili Yaşam Örüntüsü (Destiny) Nedir başlıklı bölümünde (s.116), yaptığım alıntının ardından sekiz maddelik bir liste oluşturmuştum. İnsanın içine doğduğu ve değiştiremeyeceği temel parametreleri şu başlıklar altında toplamıştım:

  • Biyolojik ve fiziksel koşullar

  • Mizaç (temperament)

  • Ailenin psikolojik ve sosyoekonomik yapısı

  • Erken bağlanma ve duygusal hafıza

  • Toplumsal, tarihsel ve kültürel bağlam

  • Kurumlar ve yapısal dünyalar

  • Soy ve kuşaklararası aktarım

  • Türün evrimsel mirası

Bu sekiz başlık, insanın doğrudan etkide bulunamadığı; içine doğduğu verili yaşam örüntüsünü oluşturuyor. Rollo May’in az önceki alıntıda bahsettiği Psikoterapide ikna olmamız, kabul etmemiz gereken sınırlar derken ben bu listeyi esas alıyorum. Asıl mesele, bu alanların hangileri üzerinde ne ölçüde etkimiz olduğunu görebilmektir.

Biyolojik yapımız, genetiğimiz, fiziksel görünümümüz, sağlığımız; anne babamızın bize karşı tutumu, onların psikolojik durumları, ailemizin maddi imkânları; içine doğduğumuz toplumun kültürü, ahlâk anlayışı, gelenekleri; ülkenin siyasal yapısı ve dinî iklimi… Bunların büyük kısmı bizim kontrolümüzün dışındadır.

Atalarımızla aramızdaki fark şimdi adaletsizlikmiş gibi gelen bu farklı konuların bir zamanlar bu kadar farklılık arz etmemesi. Yani şunu demek istiyorum, bir zamanlar da en az bugünkü kadar farklı etkenin koşullandırması altındaydık fakat bugünkü kadar kendimizi başkaları ile kıyaslayacağımız farklılıklar yoktu.

Dünya bana neden kötü davrandı?” sorusu tam da buradan doğar. Neden başkası değil de ben? Neden bu eksiklikler, bu travmalar, bu yoksunluklar bana düştü? Bu soruların bugün bu kadar yakıcı olmasının temel nedeni, sürekli karşılaştırma hâlinde yaşamamızdır.

Oysa eskiden de hayat zordu. Feodal beylikler ya da krallıklar altında yaşayan insanlar, köleliğin normal kabul edildiği dönemlerde büyüyen çocuklar bugünkünden daha az travmatik hayatlar yaşamıyordu. Onların verili yaşam örüntüleri bugünkünden daha iyi değildi; ama yine de yaşamaya devam ettiler.

Çok uzağa gitmeye de gerek yok. Bundan yalnızca elli-altmış yıl önce küçük köylerde doğan, büyüyen ve yaşayan atalarımızın verili yaşam örüntüleri gerçekten daha mı iyiydi? Büyük ihtimalle hayır.

Aslında söylemek istediğim şu: İnsanlık, hiçbir dönemde verili yaşam örüntüsü açısından şanslı olmadı. Her çağda, her coğrafyada, her iklimde insanlar içine doğdukları dünyayla baş etmek zorunda kaldılar.

Bugün belki bilgiye erişim, etkileşim ve iletişim açısından son derece zenginiz. Ancak tam da bu yüzden yaşadığımız sorunları çok daha net görüyoruz. Bir yandan aşırı bir bilgi birikimine sahibiz; diğer yandan içinde bulunduğumuz labirenti fark ettiği hâlde çıkış yolunu bulamayan bir insan türüne dönüşmüş gibiyiz.

Sonuç olarak, kabul etmekte zorlandığımız şeyin ne olduğunu açıkça görmemiz gerekir. Bunu “adaletsizlik” olarak adlandırmak mümkündür. “Neden beni seven bir annem olmadı?”, “Neden fiziksel bir özrüm var?”, “Neden güzel değilim?”, “Neden travmatik bir çocukluk yaşadım?” diye sızlanmak hiçbir şeyi değiştirmez.

Aslında kabul etmemiz gereken şey, hayatın kendisidir. Hayat dediğimiz şey hiçbir zaman kolay olmadı. Hayatta kalmak ve üremek gibi iki temel dürtümüz var; fakat bu dürtülerin omuzlarımıza yüklediği yük, sanıldığı kadar basit değil.

Bu dünya üzerinde yaşayan her canlının derdi özünde aynıdır. Bugün teknoloji sayesinde sorunlarımızı daha kolay çözüyor gibi hissedebiliriz; ancak geçmişte olduğu gibi bugün de hayatın sorunlarını çözmek kolay değil. Dolayısıyla kabul etmemiz gereken şey, tek tek yaşadıklarımızdan çok, hayat dediğimiz bu zor ve kaçınılmaz gerçekliğin kendisi.

Bu acı gerçeği kendi başımıza kabul edemediğimiz noktada ise psikoterapi devreye girebilir. Çünkü bazen insanın tek başına taşıyamadığı şey, gerçekliğin kendisidir.

sayfa 262

Hastalıklara tutunma ya da hastalıklar karşısında kendi özgürlüğünü ve sorumluluğunu ortaya koymada yaşanan güçlük, tarih boyunca ve edebiyatta çok iyi bilinen bir olgudur. Jean-Jacques Rousseau, insanların “özgürlüklerini güvence altına aldıklarını sanarak zincirlerine doğru koşma” eğiliminden söz eder. Bağımsızlık Bildirgesi’nde bile kurucularımız bu gerçeği kabul etmişlerdir: “Tüm deneyim göstermiştir ki, kötülükler katlanılabilir olduğu sürece insanlar onları alıştıkları biçimleri yıkıp düzeltmektense çekmeye daha yatkındır.

Thomas Mann, bir öyküsünde insanların kendi ya da başkalarının hastalığından nasıl bir yaşam biçimi yarattığını gösterir. ‘Tobias Mindernickel’ adlı öyküsünde, köpeğini aşırı bağımsız, yalnızlığı seven ve sahibine pek de sıcak olmayan bir hayvan olarak tasvir eder. Bir kazada köpek iki ön bacağını kırar. Adam onu yatağına alır, iyileşene kadar büyük bir özenle bakar. Sonunda köpek iyileşip eskisi gibi koşup dolaşmaya başladığında, adam artık ne onu bakmaya muhtaç hâlde bulur ne de köpeğin o eski yakınlığını ve bağımlılığını. Adam perişan olur. Şimdiki yalnızlığa dayanamayan adam, bir çekiç alarak köpeğin bacaklarını yeniden kırar.

Bu hikâyenin verdiği ders, dünyamızdaki sayısız ilişkiye uygulanabilir: Evlilikler, dostluklar ve çeşitli bağımlılık ilişkileri, bir tarafın bakılma ihtiyacı ve diğer tarafın bakım verme ihtiyacı üzerine ayakta kalır. Sağlıklı tarafında, değiştiremeyeceğimiz soğuk ve yalnız verili yaşam örüntülerine sarılırken birbirimize destek oluşumuzdaki yoldaşlık vardır. Sağlıksız tarafında ise, hastalık yaşamış ve iyileşme ihtimali doğduğunda bu bağımlılıktan vazgeçmeye gönülsüz olan kişilerin dünyaya kattığı kendi kendini sınırlamalar bulunur.

Yorumum

Ne kadar acı verici bir durum: bağımlı olmak ve bağımlı olduğumuz şeyin farkında olmamak. Çoğu zaman, içimizdeki bir eksikliği gidermek için yaptığımız davranışı sürdürüyoruz. Bu davranış bize zarar verse bile, hayatı anlamlı ve doyurucu bir şekilde yaşamamıza engel olsa bile, sanki doğru bir şey yapıyormuşuz gibi yaşamaya devam ediyoruz.

Kötülüklerin katlanılabilir olması ve bu kötülükleri yaşamayı sürdürmemizin ardında tam olarak bu mekanizma vardır. Başımıza gelenleri kabullenip aynı hayatı sürdürmemizin nedeni, onların dayanılabilir olmasıdır. Ne yaşadığımızdan çok, neye katlanabildiğimiz belirleyici oluyor. Yeter ki tanıdık olsun; yeter ki bildiğimiz bir acı olsun.

Bu yüzden uyanık olmak gerekir. Bu tuzağın farkına varmak ve ona düşmemek, belki de insanın kendisi için yapabileceği en zor ama en gerekli şeymiş gibi duruyor.

Kopmak üzere olan zincirden havalanan kuşlar; Rollo May’in Freedom and Destiny kitabında özgürlüğün, yaşamın verili örüntüsü ve sınırlılıklarla kurulan bilinçli ilişkiyle ortaya çıktığını simgeleyen görsel.

Gün batımına doğru uzanan ufukta, kopmak üzere olan bir zincirin son halkasından özgürce havalanan kuşlar görülür. Zincir, insanın yaşamın verili koşullarıyla—beden, hastalık, sınırlılık ve kaderle—kurduğu kaçınılmaz bağı simgelerken; kuşlar bu bağın içinden doğan özgürlük olanağını temsil eder. Görsel, özgürlüğün verili yaşam örüntüsünden kaçış değil, onunla yüzleşme ve onu aşma cesaretiyle mümkün olduğunu anlatır.


Yorumlar


Abonelik Formu

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

©2020, Okunduğu Gibi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page