top of page

Rollo May Freedom and Destiny Özgürlüğün Meyveleri Yeis ve Neşe 13

Dört - Özgürlüğün Meyveleri

Rollo May’in Freedom and Destiny (Özgürlük ve Verili Yaşam Örüntüsü) kitabının dördüncü ve son ana başlığının son başlığına geldik. Bu ana başlık iki alt başlığa sahip. " Yaşamın Yenilenmesi" adlı bir önceki yazıda Bu yazı sondan bir önceki yazı olacak.

12 Yaşamın Yenilenmesi

a. Özgürlük ve İnsan Dirim Yetisi (Spirit)

b. Gerçek Mistikler (The Authentic Mystics)

c. Şefkat ve Kötülüğün Anlamı (Compassion and the Meaning of Evil)

d. Affetme ve Merhamet

13. Yeis ve Neşe (Despair and Joy)

a. Yeisin (Despair) Değeri

b. Terapide Yeis (Despair)

c. Yeis ile Neşe Arasındaki İlişki

d. Neşenin Doğası

13. Yeis ve Neşe (Despair and Joy)

sayfa 291

Kader (fate) denen Verili Yaşam Örüntüsü (destiny) yönüyle yüzleşmeye bu kadar isteksiz olmamızın nedenlerinden biri, bunun bizi umutsuzluğa (yeise) sürüklemesinden korkmamızdır. Biz Amerikalılara her zaman bir iyimserlik elbisesi giymemiz öğretilir ve umutsuzluk (yeis) olduğunda tüm umudun kaybolduğuna inanırız. Bu nedenle, umutsuzluğa (yeise) karşı bir siper olsun diye uydurabildiğimiz her türlü sahte umuda sıkı sıkıya tutunuruz; oysa uğruna çabalamak zorunda olduğumuz bir umut zaten gerçek bir umut değildir. T. S. Eliot’ın “umut etmeden bekle / çünkü umut yanlış şeylere yönelik bir umut olurdu” diye yazması boşuna değildir. Bu umuda yönelik dilenme —herhangi bir umuda sarılma isteği— ufukta beliren her türlü sözde “psiko-dinsel şarlatan” tarafından sömürülmeye açık hâle gelmemize yol açar. Bütün bunlar, sadece o iblis gibi korkulan umutsuzluktan (yeisten) kaçmak içindir!

yorumum

Bu başlıkta geçen “despair” kelimesinin Türkçeye nasıl çevrilmesi gerektiği üzerine uzun süre düşündüm ve sonunda “yeis” kelimesinde karar kıldım. Yeis, tek başına yalnızca “umutsuzluk” anlamı taşımaz; aynı zamanda güçlü bir çaresizlik duygusunu da içerir. İşin içinden çıkamayacakmış gibi hissetme hâlini barındırır.

“Hopeless” kelimesinin karşılığı olan “umutsuz”, anlam bakımından daha zayıf kalırken, “despair” çok daha derin ve yoğun bir ruh hâlini ifade eder. Türkçede günlük dilde sık kullanılmasa da, yeis kelimesi bu anlamı en iyi şekilde karşılamaktadır.

Nitekim TDK sözlüğünde yeis, “umutsuzluktan doğan karamsarlık, üzüntü” olarak tanımlanır. Bu tanımın, despair kavramının içeriğiyle büyük ölçüde örtüştüğünü düşünüyorum. Bu nedenle, bağlamı en doğru biçimde yansıtan karşılığın yeis olduğu kanaatindeyim.

a. Yeisin Değeri

sayfa 292-293

Böylece, umutsuzluk (yeis) son derece yapıcı eylemlere yol açabilir. Yeis, Augeias’ın ahırlarının temizlenmesine benzer bir arınma olabilir. Yeis, bebeklikten beri katılaşmış olan nevrotik sorunları “bırakma” ve “salıverme” anlamına gelebilir. Bu anlamda yeis, her psikoterapide kendisine ayrılmış olan yapıcı rolü oynar.

Ben burada yeisten, bir “kozmik küsme” ya da entelektüel bir poz olarak söz etmiyorum. Eğer birini etkilemek için takınılan bir ruh hâliyse veya birine karşı gücenmeyi ifade eden bir tavırsa, bu gerçek bir yeis değildir.

Özgün (otantik) yeis, insanı kendi verili yaşam örüntüsü ile yüzleşmeye zorlayan duygudur. O, sahteciliğin büyük düşmanı, devekuşu gibi kafayı kuma gömmenin karşıtı bir güçtür. Kişinin hayatının gerçekleriyle yüzleşmesini talep eder. Yeiste bahsettiğimiz “bırakma”, sahte umutların, sahte sevgilerin, çocuksulaştıran bağımlılıkların, dışarıdaki kurtlardan korktukları için sürü gibi birbirine sokulan koyunların davranışına benzeyen boş uyumculuğun (empty conformism) bırakılmasıdır. Yeis, cevherdeki safsızlıkları eriten bir eritme fırınıdır. Yeis özgürlüğün kendisi değildir, ama özgürlük için zorunlu bir hazırlıktır. Büyük Engizitör haklıdır: yalnızca rasyonel seçimlerimize danışsaydık, yeise girmeyi seçmezdik. Fakat verili yaşam örüntüsünü veya yazgıyı inkâr etmek mümkün değildir; gerçeklik, tüm yarım önlemleri, geçici kaçamakları ve kendimize karşı dürüst olmamayı bırakmamızı talep eden çıplak hayatlarımızla yüzleşmemizi zorunlu kılacak şekilde karşımıza dikilir.

yorumum

Yukarıdaki alıntı son derece etkileyici. Bu metni, bazı insanların neden değişime karşı dirençli olduklarını anlamak için bir çerçeve olarak yorumlamak istiyorum. Değişme ihtiyacı hissetmeyen, değişmesi gerektiğini göremeyen ya da değişmek isteyip de değişemeyen kişiler açısından ne söyleyebiliriz? Bu insanlar yeis içinde değil midir? Belki yeis içindedirler ama bunun farkında değillerdir; belki farkındadırlar fakat değişimi gerçekleştirecek gücü kendilerinde bulamıyorlardır.

Bir kişi yeise kapıldığında, derin bir kedere düştüğünde ne yaşar? Daha doğrusu, gerçek yeis neden bu kadar korkutucudur? Çünkü yeis, sahte umutların yıkılmasını gerektirir; yanlış kimliklerin çözülmesini, bağımlılık ilişkilerinin bozulmasını zorunlu kılar. En önemlisi de “eski benliğin ölmesi”ni talep eder. İşte asıl korkutucu olan budur.

Ben yıllarca, kimseye ihtiyaç duymadan, yalnızca kendi çabamla değişebileceğime inandım. Hakkımı yemeyeyim: Sadece umut etmedim, gerçekten çok çaba harcadım. Az da değişmedim. Ancak ortada temel bir sorun vardı: Benim değişimim kökten bir çözüm değildi. Yaşadığım sorunları çözmekten çok, onları daha katlanılabilir, daha idare edilebilir hâle getirmeyi başardım. Yani aslında sorunları ortadan kaldırmadım; sadece onlarla yaşanabilir bir düzen kurdum. Kimliğimi, benliğimi, kişiliğimi dönüştürmek yerine, mevcut hâliyle katlanılabilir kıldım. Elbette bu, hiçbir şey yapmamaktan iyiydi; fakat bana çok zaman kaybettirdi.

Hâlâ eski benliğimi “öldürmekten” imtina ettiğimi düşünüyorum. Bildiğim şeye tutunmak için farkında olmadan çaba harcıyorum. Bu dürtü o kadar güçlü ki yıkılması son derece zor. Elli yıllık hayatım, bir şekilde beni hayatta tuttu. Bu nedenle geliştirdiğim alışkanlıklar, savunmalar ve kimlik parçaları kemikleşmiş durumda. Artık alternatiflerin ortaya çıkmasına tahammül etmekte zorlanıyorum. Direndiğimin farkındayım ve buna kendi direncimi yenmeye kararlıyım. Çünkü bildiğimi yapmaya devam edersem, hiçbir şey değişmeyecek.

Değişmek isteyen kişinin, bırakmaya ve salıvermeye gönüllü ve niyetli olması gerekir. Nevrotik sorunlara, adeta bir uyuşturucu bağımlısının maddesine tutunduğu gibi tutunulduğunda değişim mümkün olmaz. Garip bir şekilde, burada bir tür Stockholm Sendromu yaşıyoruz: Yaşadığımız kötü hayat hem bizi köleleştiriyor hem de bu kölelikten vazgeçemiyoruz. Bizi incittiğini bildiğimiz hâlde katlanmaya devam ediyoruz. Bu, bir çeşit beyin yıkanması değil de nedir?

Daha önce de yazmıştım, tekrar ediyorum: Bir balık, içinde yüzdüğü suyun farkında değildir; çünkü o, onun doğal ortamıdır. Biz de içinde yaşadığımız koşulları değişmez kurallar gibi içselleştiririz. Başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğini göremez hâle gelir, bize dayatılanı çaresizce yaşamaya devam ederiz.

Rollo May’in “Özgün (otantik) yeis, insanı kendi verili yaşam örüntüsüyle yüzleşmeye zorlayan duygudur” derken işaret ettiği şey tam olarak budur. Bizi tutsak eden geçmiş, aynı zamanda özgürlüğümüzün de anahtarıdır. Neyi, neden yaşadığımızı çözdüğümüzde; başımıza gelenlerin ne ölçüde kaçınılmaz, ne ölçüde değiştirilebilir olduğunu ayırt edebildiğimizde, yolumuza daha özgür bir şekilde devam edebiliriz. Bütün mesele, olanı olduğu gibi görebilmektir: Çarpıtmadan, romantize etmeden, son derece gerçekçi bir biçimde.

Rollo May şöyle diyor: “Kişinin hayatının gerçekleriyle yüzleşmesini talep eder. Yeiste bahsettiğimiz ‘bırakma’; sahte umutların, sahte sevgilerin, çocuksulaştıran bağımlılıkların ve dışarıdaki kurtlardan korktukları için sürü hâlinde birbirine sokulan koyunların davranışına benzeyen boş uyumculuğun (empty conformism) bırakılmasıdır.”

İşte bu noktada insanın kendine şu soruları sorması gerekir:  Ne yaşadım? Neden yaşadım? Başıma neler geldi? Neden bu hâle geldim? Neden bana söyleneni sorgulamadan kabul ediyorum? Neden tek yaşanabilir seçeneğin bu olduğuna inanıyorum? Beni alternatifleri görmekten alıkoyan şey ne?

Geçmişle yüzleşmek, geçmişi yargılamak değildir. Geçmişe, bir bilim insanı titizliğiyle yaklaşmak gerekir: Nesnel, soğukkanlı ve yargılamadan. Sanki bir belgesel izliyormuş gibi, hatta kendi hayatının belgeselini çekiyormuş gibi. Yaşadığın hayatın gerçekliğini tüm çıplaklığıyla görebildiğinde, neyi neden yaşadığını anlarsın. Böylece bugün neden böyle bir insan olduğunu da kavrayabilirsin.

Bu bakış son derece çözümseldir. Çünkü başka bir hayat mümkündü. Ama geçmişte yaptıklarını yapmaya devam edersen, hayatında hiçbir şey değişmez. Önünde iki ihtimal var: Ya şikâyet etmeyi sürdürürsün ve hiçbir şey değişmez ya da sorunu görür, çözer ve yoluna devam edersin. İkinci ihtimalde, bambaşka bir hayatın kapısı aralanır. İşte Rollo May buna özgürlük diyor.

sayfa 293

Alkolikleri iyileştirmede açık ara en etkili örgüt olan Alcoholics Anonymous (Adsız Alkolikler), alkol bağımlısının tam bir yeise düşmeden iyileşemeyeceğini açıkça söyler. Ancak o zaman kişi, alkolü umutsuz beklentilerine bir teselli, sahte umutlarını destekleyen bir dayanak olarak kullanma ihtiyacından vazgeçebilir. AA’dan geçen ve yeni üyelere yardım edenler, yeise henüz düşmemiş alkoliklerin büyüklük sanrılarına, “kendi kaderimin efendisiyim” tarzındaki kibirli sözlerine, irade gücüyle içmeyi kontrol etme yönündeki boş kararlarına açıkça gülerler. Bu durum T. S. Eliot’ın “yanlış şeyler için umut etmek” satırının mükemmel bir örneğidir. Umutların kendisi bile en baştan çıkarıcı yanılsamalar hâline gelebilir.

Bir kişi “dibine vurduğunda”—yani mutlak yeise (çaresizliğe) ulaştığında—ancak o zaman sonsuz güçlere teslim olabilir; tüm gerçek dönüşümlerin dinamiği budur. Bu süreci, sahte umutlar yanılsamasından vazgeçmek ve böylece verili yaşam örüntüsünün(destiny) gerçeklerini bütünüyle kabul etmek olarak tanımlarım. Ancak bundan sonra kişi kendini yeniden inşa etmeye başlayabilir. Bu, özgürlüğün yalnızca verili yaşam örüntüsü ile yüzleştiğimizde başladığı tezinin harikulade bir göstergesidir.

b. Terapide Yeis

sayfa 294

Psikoterapide biliyoruz ki, çoğu zaman yeis (derin umutsuzluk), danışanın gizli kalmış yetilerini ve temel güçlerini keşfetmesi için zorunlu bir aşamadır. Yeisin işlevi; yüzeysel düşüncelerimizi, kendimizi kandırdığımız sahte umutları ve naif ahlak anlayışımızı silip süpürmektir. Bazı yanlış yönlendirilmiş terapistler, danışan her yeis anı yaşadığında hemen onu teselli etmeleri gerektiğini düşünürler. Oysa danışan hiç yeis yaşamazsa, muhtemelen hiçbir zaman derin bir duygu da yaşayamayacaktır.

sayfa 295

Yeis (despair), insanın kendisi olmayı çaresizce reddetmesidir.  Kierkegaard bunu çok iyi açıklar ve şöyle der: “Kendi olmak istememenin yeisi; ondan da aşağısı, bir ‘ben’ olmak istememenin yeisi; en aşağısı ise, kendisi olmayıp başka biri olmak istemenin yeisi.” Yeis, dirim yetinin (spirit çöküşüdür; bir dirim yetisizlik (spiritlessness) hâlidir.  “İnsan dirim yetisiz (spirit-less) hâle geldiğinde bir konuşma makinesine dönüşür; ezberlenmiş bir politik nutku ne kadar kolay tekrarlayabiliyorsa, bir felsefi gevezeliği ya da bir iman itirafını da aynı kolaylıkla tekrarlayabilir.” Ve Kierkegaard devam eder: “Yeis, dirim yetinin bir niteliğidir; insandaki ebedi olana ilişkindir… İnsan, yeis içinde olduğunun farkında değilse, kendisinin bir dirim yeti olduğunun bilincinden en uzak hâlindedir.”

c. Yeis ile Neşe Arasındaki İlişki - The Link between Despair and Joy

Bu bölüm, yeis (varoluşsal umutsuzluk) ile gerçek neşe arasındaki zorunlu bağı anlatıyor. Rollo May, antik Yunan’ın Demeter–Persephone mitini kullanarak şu temel fikri vurguluyor: Derin acı, kayıp, çöküş ve karanlık yaşanmadan gerçek bir sevinç, yenilenme veya yaratıcı doğum gerçekleşmez. Demeter’in kızını yitirdiğinde yaşadığı yıkıcı keder—sesiz kalması, yemek yememesi, dünyayı kıtlığa sürüklemesi—varoluşsal despair’in örneğidir. Fakat bu karanlık dönem, sonrasında hem dünyaya hem Demeter’e büyük bir canlılık ve bereket olarak geri döner; tıpkı baharda toprağın yeniden canlanması gibi. Mit, hayatın yapısının şu döngü üzerine kurulu olduğunu söyler: acı → arınma → yenilenme → neşe. Nietzsche, Hristiyanlık, mistik gelenekler, edebiyat ve mitoloji hep aynı kalıbı tekrar eder: “diriliş” ancak gerçek bir “ölüm”den sonra mümkündür; yaratıcı bir sıçrama ancak gecenin karanlığından geçildiğinde doğar. May’in nihai mesajı şudur: Gerçek neşe, ancak sahici despair’den geçildiğinde mümkün olur; çünkü insan ancak çöktüğü noktada eski benliğini bırakır ve dönüşüme hazır hâle gelir.

d. Neşenin (Sevincin) Doğası 

sayfa 300

Mutluluk, geçmişteki kalıpların, arzuların ve hedeflerin gerçekleşmesidir; fakat Philip’in vazgeçmek zorunda kaldığı şeyler tam da bunlardı. Mutluluk, bildiğimiz kadarıyla, yemek, dinginlik, dinlenme ve sükûnetle ilişkili parasempatik sinir sistemi tarafından aracılık edilir. Neşe (Sevinç/joy) ise bunun tam zıddı olan sempatik sistem tarafından yönetilir; insanı yemeğe yöneltmez, keşfetmeye hazırlar. Mutluluk insanı gevşetir; neşe (sevinç) ise insanı yeni deneyim düzeyleriyle yüzleşmeye çağırır. Mutluluk genellikle dış koşullara bağlıdır; neşe ise iç enerjilerin taşmasıdır ve hayranlık ile şaşkınlığa yol açar. Neşe bir gevşeme değil, bir açılma; gerçekten “bırakabildiğinde” gelen şeydir. Mutluluk huzurla ilişkilidir; neşe özgürlük ve insan dirim yetisinin (spirit) bolluğuyla. Cinsel aşkta neşe, iki insanın orgazma birlikte ilerlerken yaşadığı coşku; mutluluk ise orgazmdan sonra duyulan huzurlu gevşemedir. Neşe yeni olanaklardır; geleceğe işaret eder. Neşe, yaşamın jilet kenarında hissedilmesidir; mutluluk ise mevcut hâlin doyumu ve eski özlemlerin karşılanmasıdır. Neşe, keşfedilecek yeni kıtaların heyecanıdır; yaşamın açılmasıdır.

Mutluluk güvenlik, rahatlatılma, alışıldık biçimde davranma ve babalarımızın yaptığı gibi yapmayla ilişkilidir. Neşe ise daha önce bilinmeyen bir şeyin açığa çıkmasıdır. Mutluluk çoğu zaman sıkıcılığın eşiğinde bir sükûnete varır. Mutluluk başarıdır. Fakat neşe canlandırıcıdır; insanın içinde yeni kıtaların belirmesidir. Mutluluk uyumsuzluğun yokluğu; neşe ise daha yüksek uyumların zemini olarak uyumsuzluğun kabulüdür. Mutluluk, sorunlarımızı çözen bir kural sistemi bulmaktır; neşe ise yeni sınırları kırmak için gerekli riski göze almaktır. Tennyson, Ulysses’i neşe açısından betimler; yaşlı adamın “kullanılmadan paslanmayı değil, kullanıldıkça parlamayı” küçümsemesini anlatır.

İyi bir yaşamın, elbette, farklı zamanlarda hem neşesi hem mutluluğu içerdiği açıktır. Benim vurguladığım ise doğru şekilde yüzleşilmiş yeisten (despair) sonra gelen neşedir. Neşe, olasılığın deneyimidir, insanın kendi verili yaşam örüntüsü ile yüzleşirken özgürlüğünün bilincine varmasıdır. Bu anlamda yeis, doğrudan yüzleşildiğinde, neşeye yol açabilir. Çünkü yeisten sonra geriye kalan tek şey olasılıktır.


yorumum

Kitabı çok yoğun bir alıntıyla bitirdim. Rollo May, kitabın son bölümünü neşe ve mutluluk karşılaştırmasıyla kapatıyor. Son bölüm, yeis—yani aşırı umutsuzlukla karakterize edilen derin bir çöküntü hâli—ile neşe arasındaki ilişkiye ayrılmış. Hem yeisin ne için var olduğunu, nasıl işlev gördüğünü ele alıyor hem de buradan hareketle neşeye nasıl ulaşılabileceğini ve neşenin insan için neden vazgeçilmez olduğunu tartışıyor.

Bu bölümde neşeye dair tüm tespitleri şöyle sıraladım: Neşe, mutluluktan (happiness) farklı bir deneyimdir. Neşe, geçmişin değil geleceğin deneyimidir. Neşe, içsel enerjilerin taşmasıdır. Neşe, keşfe yöneltir. Neşe, rahatlatmaz; meydan okur. Neşe, “bırakabilme”nin (let go) sonucudur. Neşe, özgürlükle ilişkilidir. Neşe, hayret (awe) ve hayranlık (wonder) doğurur. Neşe, yeni olanakların bilincidir. Neşe, “ustura ağzında yaşamak” gibidir. Neşe, yaşamın açılmasıdır. Neşe, alışkanlıkla değil bilinmeyenle ilgilidir. Neşe, başarı değil keşiftir. Neşe, uyumsuzluğu dışlamaz; onu daha yüksek bir uyumun temeli olarak kabul eder. Neşe, kurallarla çözüm değil, riskle açılım getirir. Neşe, paslanmamayı seçmektir. Neşe, doğru biçimde yüzleşilmiş yeisin ardından gelir. Neşe, olasılığın deneyimidir. Neşe, özgürlüğün bilince çıkmasıdır. Neşe, insan bilincinin başlangıç noktalarından biridir.

Rollo May’e göre neşe; yüzleşilmiş yeisin ardından doğan, özgürlüğün ve olasılığın bilinciyle yaşanan, riskli ama canlı, keşfe açık bir varoluş hâlidir.

Bu noktada temel sorular ortaya çıkıyor: Bir kişinin neşeye sahip olması için nasıl bir hayat yaşaması gerekir? Kişi kendisinde neşe olmadığını nasıl anlar? Eğer neşesi yoksa, onu nasıl elde eder? Neşesi olan kişiyle olmayan kişi arasındaki farklar nelerdir? Neşe sahibi olmak için nasıl güçlere, yeteneklere, bakış açılarına, karakter özelliklerine, huylara ya da mizaca sahip olmak gerekir?

Rollo May’in kavrayışıyla neşe; güvenli, sorunsuz ve konforlu bir hayatın doğal sonucu değil. Aksine, belirsizlikle yüzleşmeyi, risk almayı ve eski kimlikleri bırakmayı göze alan bir yaşam tutumunun içinden doğan varoluşsal bir deneyim. Kişi, neşesinin olmadığını; hayatı yalnızca “idare ederken”, merakının köreldiğini, riskleri yalnızca tehdit olarak algıladığını ve başarıya rağmen içsel bir canlılık hissedemediğini fark ettiğinde anlayabilir. Neşe elde edilen bir şey değildir; sahte umutların çözülmesi, yeisle doğrudan temas edilmesi, kontrol ihtiyacının gevşetilmesi ve eski benliğin ölmesine izin verilmesiyle ortaya çıkar. Neşesi olan kişi belirsizliği bir davet, çatışmayı gelişimin zemini, geleceği ise bir olasılıklar alanı olarak görürken; neşesi olmayan kişi güvenliğe tutunur, tekrarın içinde yaşar ve hayatı daraltır. Neşe için özel bir zekâ ya da yetenekten çok, varoluşsal cesaret, psikolojik dayanıklılık, gerçekçilik, esneklik, merak ve kibirsiz bir farkındalık gerekir. Çünkü neşe, konforun değil özgürlüğün duygusudur ve ancak insan kendi verili yaşam örüntüsü ile yüzleştiğinde mümkün olur.

Peki, benim gibi bir insan nasıl neşe sahibi olacak? Her gün severek yapmadığım bir işe gitmek zorundayım. Yalnızca para kazanmak için çalışıyorum ve yaptığım iş bana anlamlı gelmiyor. Geçmişte bana dayatılan bir hayatı sorgulamadan, inisiyatif almadan yaşadım. Yanlış bir okulda okudum ve zevk almadığım bir alanda uzmanlaştım. Tutkularını keşfedememiş, hayattan neyin keyif vereceğini bilemeyen biriyim. Bu yaştan sonra daha anlamlı bir hayatı nasıl kuracağımı bilmiyorum. Kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum. Bir yanda hayatımı sürdürebilmek için para kazanma zorunluluğu, diğer yanda zevk almadığım bir işi yapma mecburiyeti var. Kendimi boşa harcamış gibi hissediyorum. Bu, meselenin kariyer ve iş boyutu.

Diğer taraftan yalnızım; hem sosyal ilişkiler hem de romantik-duygusal ilişkiler açısından. Hem beni sevecek hem de benim seveceğim bir kadın istiyorum; aynı zamanda anlamlı ve doyurucu sosyal ilişkiler kurmak istiyorum. İnsanların cehaletinden, kişiliksizliğinden ve hamlığından yoruldum. Çevremde zihinsel olarak bana yakın insan bulamamaktan bıktım.

Tüm bu “ahval ve şerait” içinde ne yapacağımı bilmiyorum. Nasıl neşe bulacağımı kestiremiyorum. Az önce sayılan neşe koşullarına ulaşmak için insanın kafasının rahat olması gerektiğini düşünüyorum. Oysa ben kendimi bir çıkmazda hissediyorum. Yapılabilecek şeyler olsa bile, onları görmekten ve hayata geçirmekten uzak gibiyim. Risk alamadığımın, cesur olamadığımın farkındayım. İçimde yeni bir seçim yapacak enerji yok. İçinde bulunduğum durumdan şikâyetçiyim ama farklı bir adım atacak motivasyonum, gücüm ve enerjim de yok.

Yukarıda yazılanların uygulanabilmesi için sanki ön koşul, insanın kafasının boş olması ya da kaybedecek hiçbir şeyinin kalmamasıymış gibi geliyor. Oysa ben elimdekileri kaybetmekten korkuyorum. Yanlış bir karar verip şu anki koşullardan daha kötü bir duruma düşmekten endişe ediyorum. Mevcut hâlimden memnun değilim ama kafamda daha farklı bir hayatın net bir imgesi de yok. “Bunu istemiyorum” diyebiliyorum ama “şunu istiyorum” dediğimde ortaya çıkan açık bir resim yok. Sanırım bu belirsizlik beni hareketsiz bırakıyor.

Kendimi kötü hissediyorum. Bazen birine her şeyi tüm açıklığıyla anlatırsın ve karşındakinin seni anladığını sanırsın; sonra fark edersin ki, ne anlatırsan anlat, karşıdaki ancak kendi kapasitesi ölçüsünde anlamıştır. Bu, insanda büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Kendini boşa konuşmuş gibi hissedersin; hatta kendine kızarsın: “Neden beni anlamayan birine bu kadar emek harcadım?” diye.

Şimdi kendimi bu diyalogdaki “anlamayan” taraf gibi hissediyorum. Ne kadar doğru, ne kadar sade anlatılırsa anlatılsın, insan ancak anlayabildiği kadar anlıyor; kapasitesi ölçüsünde değer veriyor. Ben de şu anda, her ne kadar anlatılanları anladığımı düşünsem de, aslında önyargılarımla, seçici algımla ve kendi sınırlarımla konuyu eğip büktüğümün farkındayım.

Kitabın tamamını büyük bir titizlikle okudum. Pek çok şeyi anladım, algıladım, hatta içselleştirdim. Ama buna rağmen, sahip olduğum kemikleşmiş bir yapı var. Bu yapıyı elli yılda kurdum. Şimdi betonlaşmış bu yapıyı yıkmak benim için çok zor. Bazı şeyleri gördüğümü seziyorum ama bu yetmiyor.

***********

Son Söz

Bu kitaptan büyük bir zevk aldım. Çok şey öğrendim. En önemlisi, psikoloji ile sosyolojiyi birleştiren bütünlüklü bir bakış açısı edinmiş oldum. Bu yönüyle benim için gerçekten çığır açıcı bir düşünce biçimi sundu.

“Verili Yaşam Örüntüsü” ifadesinin mutlaka daha net, daha açıklayıcı bir kavramla ortaya konması gerektiğini düşünüyorum. Bu meseleyi, kitapta yer aldığı gibi destiny/kader diyerek geçiştirmek yeterli değil. İnsanın değişmesinin önündeki en büyük engel, tam da bu konuya nasıl yaklaşıldığıyla ilgili. İnsan labirentin içindeyken, çoğu zaman bir labirentin içinde olduğunun farkına varamıyor. Bu kitapta ele alınan verili yaşam örüntüsü kavramı ise insana nerede olduğunu ve neden orada olduğunu anlaması için bir yol öneriyor.

Bu yaklaşım son derece nesnel, bilimsel ve gerçekçi. Konunun duygu boyutundan bir ölçüde soyutlanmasını sağlıyor. Böylece duygu yükü hafiflediğinde, resmi olduğu gibi görmek mümkün hâle geliyor. Neyi neden yaşadığını anlıyorsun; birilerini suçlamanın yol açtığı enerji kaybından kurtuluyorsun; sorumluluğu üstlenebilmek için bir zemin buluyorsun. Neyi değiştirebileceğini, neyi değiştiremeyeceğini daha net görüyorsun. Hangi durumların zorunluluktan, hangilerinin tercihlerden kaynaklandığını ayırt edebiliyorsun. Bu farkındalık, zaman kaybetmeden adım atabilmek için insana yol gösteriyor. İnsan, değiştiremeyeceği bir şeyi gördüğü hâlde neden onu değiştirmek için çabalar? İşte bu soru, bu bakış açısıyla daha anlamlı hâle geliyor.

Ben bir yolculuk içindeyim. En az otuz beş yıllık bir yolculuk bu. Elimden geldiğince değişmeye çalışıyorum. Neden böyle bir hayat yaşadım bilmiyorum; neden başka türlü değil de böyle yaşadım, artık çok da önemli değil. Olan oldu. Pişmanlıklarla ve “keşke”lerle vakit kaybetmeden yoluma devam edeceğim. Bu, pişmanlıklarımı ve keşkelerimi yok sayacağım anlamına gelmiyor. Aksine, onları bilmeye, anlamaya ve algılamaya çalışıyorum; ancak bunların önümde bir engel olmasına izin vermiyorum.

Burada iki konuyu birbirine karıştırmamak gerekiyor: Bir şeyi bilmekle, o şeyi dert edinmek arasında ciddi bir fark var. Bilmek son derece değerlidir; fakat bildiğin bir şeye takılıp kalmak, ilerlemeni engelleyecek şekilde onun etrafında dönmek son derece zararlıdır. Bir bilim insanı nesnelliğiyle neyi, neden yaşadığını tespit edeceksin ve yoluna devam edeceksin. Geçmişi bilmek gerekir, ama geçmişe takılı kalmamak da gerekir.

Bundan sonra Rollo May okumaya devam edeceğim. Sıradaki kitap Kendini Arayan İnsan. Belki onu da bu şekilde ele alır, benzer bir yazı çalışması yaparım.

Yeis ve neşe arasındaki varoluşsal geçişi gösteren sembolik sahne: karanlık bir labirentin önünde duran figürden, zincirlerinden kurtulup ışığa ve açık ufka doğru yürüyen figüre uzanan dönüşüm yolu.

Görsel, insanın verili yaşam örüntüsüyle yüzleşme sürecini iki karşıt ama birbirine bağlı sahne üzerinden anlatır. Sol tarafta, karanlık bir labirentin önünde duran figür, yeisi (despair) simgeler: yönünü kaybetmişlik, tekrar eden döngüler, kaçınılamayan içsel tutsaklık. Sağ tarafta ise zincirlerinden kurtulmuş bir figür, ışığa açılan bir köprüden geçerek çiçeklerle çevrili bir yola ve parlak bir kemere doğru ilerler. Bu sahne neşeyi (joy) değil, neşeye giden yolu temsil eder: sahte umutları bırakmayı, eski benliğin çözülmesini ve olasılığa doğru bilinçli bir adımı. İki sahneyi ayıran yarık, dönüşümün kesintisiz ama acı verici doğasını vurgular; neşe, karanlıktan kaçışla değil, onun içinden geçilerek mümkün olur.


Yorumlar


Abonelik Formu

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

©2020, Okunduğu Gibi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page