top of page

Kaygımızın Gerçek Adı: Ontolojik Duyunun Bastırılması ve Türkiye’de Anlam Arayışı

12 Şub
4 dakikada okunur

Rollo May’in Türkçede “Kafese Konan Adam” olarak yayımlanmış, ancak orijinal adı Psychology and the Human Dilemma olan kitabını okuyorum. Kitabın 193. sayfasındaki bölümü okuyunca, onun Batı dünyası için söylediğinin bizim gibi Orta Doğu ülkelerinde nasıl bir karşılığı olduğu hakkında düşündüm. Önce alıntıyı vereyim, sonra alıntıda geçen birkaç kavramı detaylı şekilde ele alıp Türkiye’nin durumunu kendimce yorumlayayım.

Sayfa 193:

“Gabriel Marcel, modern Batı insanının özelliğinin ontolojik duyunun bastırılması, kendi varlığının farkındalığından kaçması olduğunu söylemiştir. Marcel haklı olarak modern Batı insanının nevrozunun en derin yönlerinin içgüdülerin bastırılmasından ziyade tam da bu ontolojik bastırmaya dayandığını öne sürer. Ontolojik duyunun bastırılması, örneğin, ‘kişi olma duygusunun kaybı’ dediğimiz o muğlak ifadeyle gerçekten kastettiğimiz şeydir ve günümüzdeki büyük konformizm hareketlerinin ve bireysel öz-bilinç kaybı eğilimlerinin ardında yatar.”

İlk olarak bu metinde geçen “ontolojik duyunun bastırılması” derken kastedilen nedir?

Ontolojik duyunun bastırılması, insanın kendi varoluşunun farkındalığını geri plana itmesi, örtmesi ya da bilinçdışı biçimde kaçınması anlamına gelir. Bu duyu bastırıldığında, kişi kendi varoluşunun temel gerçekleriyle yüzleşmekten kaçınır. Temel gerçekler dediğimizde kastettiğimiz şey nedir? Ölümlü olmak, özgür olmak, kendi hayatından sorumlu olmak, yalnız bir canlı olmak, kendi anlamını üretmek zorunda olmak. Aslında kendi varlığımızla ilgili bastırdığımız şey, az önce saydığım gerçekleri ya yok saymak ya da farkında olmamaktır. Bu gerçekler insanda kaygı yaratır ve insan bu kaygıyı hissetmemek için bu gerçekleri bastırmak zorunda hisseder.

Bastırma işe yarar gibi gözükse de bedeli vardır. İnsan kimlik kaybı yaşar, anlam krizine girer, içsel bir boşluk ortaya çıkar; insan sanki bilinçli bir birey değilmiş de bir nesneymiş gibi yaşamaya başlar. “Yaşıyorum” dersin ama gerçekten var mıyım, yoksa bir yalanın içinde miyim, bilemez hâle gelirsin.

İçine doğduğu toplumun ona dayattığı şeyleri sorgulamadan yaşadığında ya da daha doğrusu kendi bilinçli seçiminmiş gibi yaşadığında bu özgür bir hayat değildir. Aslında kendi seçmediğin bir hayatı yaşamak zorunda kalan bir köleden farkın kalmaz. Ölüm, yalnızlık, özgürlük, sorumluluk ve seçim gibi temel gerçekleri bilinçli bir şekilde düşünmeden yaşamak, gerçek anlamda yaşamak değildir. İnsanın içinde sağlıksız bir kaygı oluşur; fakat insan bunun nereden kaynaklandığını anlamasa, farkında olmasa da bu kaygı varlığını sürdürür. Kaygının adının konulamaması ve bastırılması, bu kaygıyı sağlıksız hâle getirir. Oysa kaygı sağlıklı da olabilir; yeter ki bu kaygının ölüm, seçim ve sorumlulukla bağlantılı olduğunu fark edelim, onu bastırıp yok saymayalım; yani kaygıdan kaçmayalım. Kaygıyı yok saymak ya da kapatmak yerine anlamlandırdığımızda onunla sağlıklı bir şekilde yüzleşmiş oluruz. Toplumun dayatmaları yerine, gelenek, adet ve örflere uymak yerine kendi özgün yolumuzu bulmaya çalışırsak belki yine kaygımız olur; ama bu kaygı kendi kaygımızdır ve bilinç düzeyinde olan bir kaygıdır. Bilinç düzeyinde olduğu için de çözüm üretme şansımız doğar. Aksi hâlde, aslında baş etmemiz gereken temel gerçeklere yokmuş muamelesi yaptığımızda, savaşan ama düşmanı olmayan bir savaşçı gibi ortada kalırız. Yine bir savaşın içindeyizdir; fakat karşımızda adı konulmamış bir düşman olduğu için bu savaş sadece enerji tüketen bir hâle gelir.

Belki gerçekleri bastırdığımızda geçici bir süreliğine sorunumuz yokmuş gibi yaşarız; ama bu, anlamlı ve doyurucu bir hayat yaşamamızın önünde büyük bir engeldir. Gerçeklerle yüzleşmemek bizi uyumlu hâle getirir; fakat gerçeklerle tüm cesaretimizle yüzleştiğimizde kendi hayatımızdan kendimiz sorumlu oluruz.

Ontolojik duyumuzu bastırmadığımızda ölüm bilinciyle yaşarız ama felç olmayız. Kendi seçimlerimizi yapar ve sorumluluk alırız. Anlam üretiriz. Kaygıyı yok etmeye değil, taşımaya çalışırız.


Ontolojik duyunun bastırılması derken ne anlamamız gerektiğini anladıysak, şimdi Türkiye ile ilgili gözlemimi yapabilirim.

Dindar bilince sahip insanların yukarıda yazdığım temel gerçeklerle yüzleşme konusunda hile yaptıklarını, fakat bu hilenin tam olarak işe yaramadığını düşünüyorum. Özellikle bizim gibi geleneksel toplum yapısına sahip ülkelerde bir grup insanın çok büyük bir dram yaşadığını düşünüyorum.

Önceleri “dindar olmak” dediğimizde anladığımız şeyle bugün anladığımız şey arasında fark var. Eskiden dindar bilinç sahibi olmak hem daha kolaydı hem de daha çok işe yarıyordu. Ölüm gerçeği, yalnız olduğumuz gerçeği, özgür bir şekilde sorumlu olduğumuz gerçeği ve anlam üretmek zorunda olduğumuz gerçeğiyle baş etmek için din çok güçlü bir alet çantasına sahipti. Bu temel ve büyük gerçeklerin her birine kendine göre cevap veriyordu ve eğer hayatı sorgulamadan yaşarsan, sana dayatılan gerçeği sorgusuz sualsiz kabul edersen bir sorun yoktu. Belki bir yalanın içinde yaşıyordun; ama Truman Show filmindeki gibi mutlu mesut yaşayabiliyordun. Günümüzde ise bu dinginliğe ulaşmak çok zor.

Öleceğini bilmek, ne yaparsan yap yalnız olduğunu kabul etmek, özgür bir sorumlulukla yaşamak ve kendi hayatının anlamını üretmek artık dinin tekelinde değil. Batı’da son 300–400 yıldır değil; Türkiye’de de son 100 yıldır değil. 2000’li yılların ilk çeyreğinde yaşayan bizler bir kaosun içindeyiz. Bizler için artık dayatılmış gerçeklik tek seçenek değil. İster dindar olalım ister olmayalım, artık bir parça da olsa yukarıdaki temel gerçeklerle yüzleşmek zorundayız.

Bizler maalesef beyni yıkanarak büyütülen insanlarız; fakat bu beyin yıkamanın çok acı sonuçları var. Ailede, okulda, medyada bize pompalanan bilgileri sorgulayabilecek çok fazla imkânımız var. Bazılarımız kendisine dayatılanı kabul ediyormuş gibi yaşasa da aslında içinden çıkamadığı çok büyük problemlerle karşı karşıya. Birçoğumuzun sorunları var; fakat yukarıda yazdığım durumu yok sayarak yaşadığımız için asıl derdimizin adını bile doğru dürüst koyamıyoruz.

Sahip olduğumuz kaygıların gerçek adını koymadan hayaletlerle savaşıyoruz; ama karşımızda savaştığımız bir şey olduğunun bile farkında değiliz. Deve kuşu gibi kafamızı kuma gömdüğümüzde düşmanımızdan kaçtığımızı sanıyoruz. (Bu hayvanın gerçekte böyle yapmadığını bilsem de içine düştüğümüz durumu en iyi anlatan metafor bu olduğu için kullanmakta sakınca görmüyorum.) Alabora olmak üzere olan bir teknede, gözlerini sımsıkı kapatıp fırtınanın dindiğine inanmaya çalışan bir denizci gibiyiz de diyebilirim.

Yani şunu demek istiyorum: İstediğin kadar birileri sana öldükten sonra hayat var desin; bir şekilde bu olasılığın düşük olduğunu kafandan geçirdiğin anda ölüm kaygısı içine işlemiş oluyor. Ya da kendi hayatından kendin sorumlu olmak yerine kadere, nasibe, kısmete inandığın anda gerçeklerden kaçmış oluyorsun. Ya da aslında yalnız olduğun hâlde dertlerini bir başkasının çözeceğine inanıp onları bir başka güce havale ettiğinde kaygın ortadan kalkmıyor. Kimse senin sorunlarını senin yerine çözmeyecek. Bu anlamsız yaşamda dinlerin sana sunduğu anlam sana yetmediğinde kendi anlamını üretmen gerekecek. Ama sen kendi anlamını üretmek yerine sana dayatılan anlamı kabul ettiğinde kaygın geçmiyor; sadece bastırılmış oluyor.

İşte Türkiye’de yaşayanların sorunu, aslında ne tür kaygılara sahip olduklarını bir türlü itiraf edememek. Ya da daha doğrusu bu kaygıların var olduğunu bildikleri hâlde sanki çözmüş gibi davranmak. Oysa kaygıyı çözmedin; sadece bastırdın. Bu bastırma da seni ikna etmedi. Sadece yokmuş gibi davrandığın için neyi çözeceğini, sorununun ne olduğunu anlaman da mümkün olmuyor.

Ontolojik Duyunun Bastırılması metaforu: fırtınalı denizde yalnız bir insan ve karanlıkta yürüyen bir figür
Fırtınalı denizde tek başına mücadele eden bir insan ve sisli yolda yalnız yürüyen bir figür, ontolojik duyunun bastırılması sonucu yaşanan varoluşsal kaygıyı simgeliyor. Deniz feneri ise yüzleşme cesaretini temsil ediyor.

Yorumlar


Abonelik Formu

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

©2020, Okunduğu Gibi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page